Selçuklu Devri Türk tarihi

Selçuklu Devri Türk tarihi, Cumhuriyet devrinde Türkiye’mizde çok büyük araştırma konusu olmuştur. İmparatorluk devrinde Türk tarihi deyince hemen hemen sadece Osmanlı tarihi anlaşılırdı. İmparatorluk tasfiye edilip de, onun yerine millî bir devlet kurulunca, Osmanlı tarihi bu devletin kuruluş esaslarını anlamaya yetmedi. İster istemez daha eski devirlere çıkıldı.

İlk durak noktası Selçuklu Devri oldu. Bugünkü Türkiye, son defa Selçuklu Türklerinin bundan 900 yıl önce fethedip vatan olarak seçtikleri ülkede kurulduğu için, Selçuklu Devri’ni araştırma hareketi yerinde idi. Selçuklular tarafından kurulan vatanı kurtaran Mustafa Kemal Atatürk, konumuz olan Selçuklu Devri tarihini araştıranların hemen hepsinin yetiştiği müesseseyi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ni kurdu.

İşte Cumhuriyet’in başında, Türkiye’de sadece bir kişi, rahmetli Prof. Mükrimin Halil Yınanç, doğrudan doğruya Selçuklu Devri ile meşgul olurken, bilhassa rahmetli hocam Fuad Köprülü’nün ve talebelerinin yetiştirildiği Selçuklu Devri Türk Tarihi ve Medeniyeti araştırıcılarının sayısı bugün düzineleri geçmektedir.Böylece, gerek Büyük Selçuklu İmparatorluğu, gerekse bu imparatorluk tarih sahnesinde iken onun vassalı olan ve yıkıldıktan sonra bütün diğer vassal devletler gibi bağımsız olan Anadolu Selçukluları Devleti tarihine dair, ana kaynaklara dayanılarak, ilmî ölçülere uygun, cilt cilt eserler yazılmıştır. Selçuklu Devri üzerinde araştırma yapan Batılı ilim adamları da, Türk araştırıcıların eserlerini artık bol bol kullanmaktadırlar.

Dünyaca meşhur Cambridge tarih serisinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi’ni yazan İngiliz âlimi C. E. Bosworth; Büyük Selçuklu imparatorluk İdarî, Teşkilâtı’nı yazan genç Alman tarihçisi H. Horst; Anadolu Selçukluları Tarihi’ni yazan meşhur Fransız ilim adamı Cl. Cahen; Amerikalı tarihçi S. Vryonis; Anadolu Beylikleri Devri’ne dair güzel bir eser yazmış olan B. Flemmingbuna misâl olarak verilebilir. İşin dikkate değer olan tarafı, Türk araştırıcılarının, daha ziyade memleket dışında tanınmaları ve takdir edilmeleridir. Nitekim, Batı’da yayımlanan eserlerde Selçuklu Devri ile ilgili konular, artık, doğrudan doğruya Türk ilim adamlarına yazdırılmaktadır. İçte ve dışta yapılan bütün bu araştırmalara rağmen, Selçuklu Devri Türk tarihinin bütün cepheleriyle yazıldığı henüz ileri sürülemez. Hattâ aydınların okuyacağı derli toplu bir Selçuklu tarihi de henüz yazılmamıştır denebilir.

Cl. Cahen’in yazmakta olduğunu söylediği beş ciltlik Selçuklu Tarihi’ni sabırsızlıkla bekliyoruz. Derli toplu bir Selçuklu tarihinin bile yazılamamış bulunmasının türlü sebepleri vardır. Bunların başında W. Barthold’un da dediği gibi, konunun güçlülüğü gelmektedir: Selçuklu Devri Türk tarihi araştırmacısı, sıkı münasebetleri dolayısıyla hem İslâm tarihini hem de Bizans tarihini iyi bilmek zorundadır. Böylece bir araştırıcının Arapça ve Farsça dilleri yanında eski Yunanca ve Lâtince öğrenmesi güçtür. Kaldı ki, bu da yetmemektedir.

Selçuklu tarihçisi, Orta Asya’yı da iyi bilmek zorundadır. Bu ise, kaynaklar bakımından Çince, arkeolojik, etnolojik ve antropolojik araştırmalar bakımından Rusça öğrenmeyi gerektirdiğinden, daha da uzun süren bir hazırlığı gerektirmektedir. Bugün Türkiye’deki Selçuklu Devri araştırıcıları, araştırmalarını, daha ziyade Arapça ve Farsça kaynaklara dayanarak yürütmektedirler.

Türk tarihi araştırıcılarının, Türk devlet anlayışı ve teşkilâtı için Kutadgu Bilgi’i; Türk Kültür Tarihi için de Divân-ü Lügati’t-Türk’ü ciddî olarak kullanmaları zamanı gelmiştir. Biz bilhassa bilgi hazinesi olan son eseri Selçuklu Devri kültür tarihi bakımından dikkatle kullanmaya başladık. Bu sebeple Selçuklu Devri tarihi araştırıcılarının yazdıkları eserler, ister istemez eksik kalmaktadır. Dış tarihten iç tarihe yani siyasî ve askerî tarihten medeniyet tarihine girince, bu eksiklik daha da açık olarak kendisini göstermektedir. Çünkü medeniyet ve kültür, çevre değişmelerinden daha az müteessir olmakta, yeni çevre içinde de bazı değişikliklere uğramakla beraber ana vasfını koruyabilmektedir.

Meselâ Orta Asya Türk medeniyeti çevresinden Orta ve Yakın Doğu İslâm medeniyeti çevresine girerek, bu bölgeye yakın zamana kadar arasız hâkim olan; Selçuklu, Eyyubî, Memlûk ve Osmanlı devlerini kuran Oğuz Türkleri, özelliklerini, görüleceği gibi, zamanımıza kadar koruyabilmişlerdir. Şu halde Türk tarihi, bu arada Türk Medeniyeti ve kültürü, Fuad Köprülü’nün Türk edebiyatı için dediği gibi, esas itibarıyla bir bütündür. Bu sebeple de, Seçuklu Devri araştırıcısı, İslâm tarih ve medeniyeti kadar, Orta Asya tarih ve medeniyetini de bilmek zorundadır. Bu kısa açıklamamıza göre, Selçuklu devletlerini kuran Oğuzlar, Orta ve Yakın Doğu’ya bir mirâs ile, bir medeniyet mirâsı ile gelmişlerdir. Bunu İran ve Arap kültürlerine karşı korumaya çalışmakla kalmamışlar, kendilerinden sonraki devirlere aktarmışlardır ki, saf Türk kültürünün izlerini içine girdiğimiz Batı medeniyeti devrinde de görmek her zaman mümkündür. Bu ciheti, son zamanlarda yayımladığımız yazarlar da ortaya koymaya çalıştık.

İşte bu sebeplerle Selçuklu Devri, «bugünkü varlığımızı borçlu bulunduğumuz bir dönüm noktasıdır ve ne kadar önem verilse azdır” diyoruz. O. Lattimore, W. Eberhard ve son defa da esas itibarıyla bunlara dayanarak güzel bir yazı yazan C. M. Kortepeter gibi Batılı bilim adamlarının araştırmaları sayesinde, Çin’in ve Hindistan’ın kuzeyinde Kore’den Hazar Denizi’ne kadar uzanan, pek değişik ve çetin iklim şartları gösteren, uçsuz bucaksız sahaların Türklerin hayatlarında oynadıkları rolü, daha doğrusu bu iklimin nasıl bir Türk medeniyeti yarattığını daha iyi anlamak mümkün olmaktadır. Bu iklim şartları ile başa çıkabilmek için mücadele eden ve tabiat kadar sert olan Türkler, gerekli tedbirleri ve bilhassa gerekli devlet teşkilâtını kurmuşlar, nihayet bu ülkelere hâkim olmakla kalmamışlar, muhtelif istikâmetlerde yayılmışlardır. Denebilir ki, dünya tarihinde hiçbir kavim, Türkler kadar hareketli olmamışlardır. Zaten “dinamizm”, Türk tarihinin ilk özelliğini teşkil eder. Coğrafyanın tesirini yalnız devlet teşkilât ve hayatında değil, her alanda müşahede etmek mümkündür. Kurdukları medeniyete, “atlı göçebe medeniyeti” dendiği malumdur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five + one =