Hüseyin Nihal ATSIZ

Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Bilgelerinden Biri Olan Mehmet Niyazi ÖZDEMİR Hoca, Nihal Atsız ile alakalı Yenişafak gazetesinde yazı yayımladı. Usta kalem büyük Türk Bilgesi Mehmet Niyazi Hocanın yazısı aşağıdaki gibidir. 

Atsız Bey’in ailesi Gümüşhane’nin Torul İlçe’sinin Midi köyünden Çiftçioğullarına dayanmaktadır. Dedesinin babası Ahmet Ağa’nın üçüncü oğlu olan Hüseyin Ağa, Deniz eri olarak İstanbul’a gelmiş, okumayı ve yazmayı asker ocağında öğrenmiş, askerliğinin nihayetinde de teskere bırakarak Çarkçı Kolağalığı’na kadar terfi etmiştir. Onun oğlu olan Mehmet Nail Bey’de Osmanlı donanmasına girmiş, Deniz Güverte Binbaşılığından emekli olmuştur. İşte bu Mehmet Nail Bey’in, eşi Fatma Zehra Hanım’dan üç çocuğu olmuştur. Birincisi Hüseyin Nihal Atsız (12 Ocak 1905) dünyaya gelmiştir. İkinci çocuğu Ahmet Nejdet (Sançar), üçüncüsü ise kızı Fatma Nezihe’dir.

***

Atsız, değişik mekteplerde okuduktan sonra Askeri Tıbbiye’ye girmiştir. Arap asıllı Mesut Süreyya Efendi adlı teğmene maksatlı selam vermediği için, 4 Mart 1925 tarihinde Askeri Tıbbiye’den çıkarılmıştır.

hüseyinnihalatsiz-

1926 yılında İstanbul Darülfünunu’nun yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi’ne kayıt olan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmeyince, askerliğini 9 ay olarak Taşkışla’da 5. piyade alayında er olarak yapmıştır. Ardından yine yüksek tahsiline devam etmiştir. Yüksek öğrenim sırasında hocası olan Prof. Dr. Mehmed Fuad Köprülü’nün dikkatini çekmiş, Milli Eğitim Bakanlığı’na tavassutta bulunarak Yüksek Öğretmen Okulu’nu öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken sekiz yıllık mecburu hizmetten affettirmiş ve Atsız’ı kendisine asistan olarak almıştır.

1931-1932 tarihleri arasında M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Togan, Abdülkadir İnan gibi tarih ve edebiyat bilginlerinin de dâhil olduğu bir kadro ile Hüseyin Nihal Bey, ‘‘Atsız Mecmua’sını’’ çıkarmaya başlamıştır. Yine bu dönemde Hüseyin Nihal Bey ilk eşi Mehpare Hanım ile evlenmiş, ancak geçimsizlik nedeni ile 1935 yılında ayrılmıştır.

***

Ankara’da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında Güneş- Dil Teorisi tarih tezine karşı çıkan Zeki Velidi Togan’a Dr. Reşid Galib’in yaptığı haksız hücum üzerine, Atsız ve sekiz arkadaşı Dr. Reşid Galib’e ‘‘Velidi’nin talebesi olmakla iftihar ederiz’’ diyen bir protesto telgrafı çekmiş ve hükümetin gözünde mimlenmiştir. Hükümetin bu tarih tezine, Prof. Dr M. Fuat Köprülü, Umumi Türk Tarihi Prof. Zeki Velidi Togan ve bazı bilim adamları karşı çıkmak için anlaşmışlardı. Ama Ankara’nın Zeki Velidi’ye karşı açık taarruzunu gören M. Fuat Köprülü duruşundan caymış, Hüseyin Nihal’in üniversiteden atılacağını vaat etmişti. Daha sonra Köprülü, Hüseyin Nihal Bey’e üniversiteden atılacağını, atılmadan önce liselerden birine hoca olmasını tavsiye edince, aralarında tartışma çıkmıştı. Bu arada Dr. Reşid Galip Milli Eğitim Bakanı olmuş, Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’na vekâleten bakan Ali Muzaffer Bey’i asaleten tayin etmişti. Zaten Reşit Galip Bey, Hüseyin Nihal’i üniversiten atmak için fırsat kolluyordu.  Atsız Mecmua’sının 17. sayısındaki ‘Darülfünun’un kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi’ adlı makalesini fırsat bilmiş oldu,  Hüseyin Nihal Bey’in asistanlığına son verdi (13 Mart 1933). Bundan birkaç gün sonra Atsız, Ali Muzaffer Bey’i Tokatlıyan Oteli’nde milletin gözü önünde dövmüştür.

***

Atsız, önce Malatya Ortaokulu’nda Türkçe, sonra Edirne Lise’sine edebiyat öğretmenliğine tayin edildi. Burada ‘Orhun’ dergisini yayınlayan Atsız, liselerde ders kitabı olarak okutulan tarih kitaplarını tenkit ettiği için bakanlık emrine alındı (28 Aralık 1933). Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile kapatıldı. Dokuz ay müddetle bakanlık emrinde kalan Atsız, Kasımpaşa’daki Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi. Bu hengâmede Bedriye Hanım’la evlenen Atsız’ın daha sonra iki oğlu dünyaya geldi.

***

Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nda dört yıl kadar çalışmış olan Atsız, vazifesinden 1 Temmuz 1938 tarihinde ihraç edilmiştir. Bunun üzerine Özel Yüce – Ülkü Lisesi’nde Edebiyat öğretmenliğine başlamış, ardından yine özel bir lise olan Boğaziçi Lisesi’ne devam etmiştir. Bu sırada Orhun dergisini tekrar yayınlamaya başlamıştır. Bu derginin 15-16. sayılarında dönemin başbakanı Şükrü Saracoğlu’na hitaben yayımladığı açık mektuplarda; Giritli Ahmed Cevat Emre, Pertev Nâilî Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celâl Antel’in komünist faaliyetlerini açıklayarak devrin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel’i istifaya çağırmıştı.  Hasan Ali Yücel de ilk iş olarak Atsız’ın Boğaziçi’ndeki Edebiyat öğretmeliğine son vermiş, Orhun Dergisi’ni de Bakanlar Kurulu kararı ile tekrar kapatmıştı. Bunun üzerine Atsız, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’na hitaben iki mektup yazdı. Bunların ilki şöyle idi:

nihal-atsiz-hayati

‘Hem Türkçü, hem de Başvekil olduğunuz için size bu açık mektubu yazıyorum…’ cümleleri ile mektuba başlamış, daha sonra Başvekil’in 5 Ağustos 1942 tarihinde verdiği nutukta söylediği ‘Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız! Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan meselesidir’ cümlesini hatırlatarak devam etmiştir. Türk tarihi ile uğraşmış bir münevver olarak söyleyebilirim ki ne ırkımız, ne devletimizin tarihinde Türk milliyetçiliği resmi bir ağızdan bu kadar kesin sözlerle hiçbir zaman açığa vurulmamıştı. Bu sözlerin Türkçü çevrelerde sevinçle karşılandığını anlatmaya lüzum yoktu. Fakat aradan bir buçuk yılı aşan bir zaman geçtiği halde biz bu Türkçülüğün iş alanına geçmediğini görmekten doğan sıkıntı içindeyiz.’

Atsız, ikinci mektubunda da birincisi gibi fevkalade idi; bu davada Atsız kendisini savunmuyor, milletimizi ayakta tutmaya çalışıyordu.  Bu suretle Milli Eğitim camiasını eleştiriyor, Başvekil Saraçoğlu’na şunları yazıyordu:

‘Yine esefle söylüyorum ki, hükümet bir ordu mensubunu komünistliğe başlamış gördüğü zaman ciddileşiyor da binlerce maarif mensubunu kıpkızıl komünist gördüğü zaman neden aldırış etmiyor?

***

Mektubunda, maarif sahasına girmiş olan komünistlerden örnek vererek devam etmişti. O dönemde komünist olan ve devlet dairesinde önemli bir mevkide bulunan Sabahattin Ali, yazdığı bir şiirde şöyle diyordu:

‘İsmet girmedi mi hâlâ hapse

Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?’

Atsız, İsmet Paşa’yı, Kel Ali’yi, namı diğer Ali Çetinkaya’yı günahı kadar sevmezdi, fakat bunlar bugünkü devletimize ellerinden geldiği kadar hizmet etmişlerdi. Bir komünist tarafından aşağılanması onun kanına dokunmuştur.

‘Bugün Ankara’daki Dil Fakültesinde folklor doçenti olan Pertev Naili Boratav vardır. Nasıl bir komünist olduğunu bilhassa ben çok iyi bilirim. l936’da Maarif Vekâleti tarafından Asur ve Sümer dilleri öğrenmek için Almanya’ya gönderilmişti. Oralarda komünist propagandası yaptığı için arkadaşları tarafından önce uyarılmış, o komünistliğe devam ettiğinden dolayı da arkadaşları bakanlığa şikâyet etmişlerdir. Gönderilen iki müfettiş suçu sabit görülerek derhal Türkiye’ye döndürülmüştür. İşin garip tarafı şu olmuştur: Pertev Naili 6 yıl tahsil ettikten sonra doçent olacaktı. Fakat komünizmin faziletine bakınız ki yarıda kalan iki yıllık bir tahsilden sonra Türkiye’ye dönünce ilk önce maarif vekâletinde bir ambar memuru tayin edilmişken bazı mebusların araya girmesiyle folklor doçentliğine getirildi ve dört yıl daha kazanmış oldu.’

***

Milli Eğitim Bakanlığında suistimaller, komünist olduğu için adam kayırmalar iddiası hükümetin kalemşoru olan Falih Rıfkı’yı harekete geçirdi. Sabahattin Ali’yi Atsız hakkında dava açması için teşvik etti. O da dava açtı; bunun üzerine Atsız, savunmasında özetle şunları söyledi;

Nazım Hikmet’i, Sabahattin Ali’yi, Ahmet Cevat’ı, Pertev Naili, komünist hamisi olan Hasan Ali’yi, her günün adamı olan Falih Rıfkı’yı fazla büyüttüklerini belirttikten sonra şöyle devam etti:

‘Yazımda şeref ve haysiyetinin kırılmış olduğunu iddia etmesi, ikincisi kırılan şeref ve haysiyetinin tamir etmesi için benden on bin lira talep etmesidir. Almanya’da Sabahattin Ali’nin hırsızlık suçundan kovulmasıdır. Bu sözlerimin şahidi o zaman ikisi de maarif erkânında bulunan iki mebustur; Reşat Şemsettin ve Cevat Dursunoğlu… Şimdi ben soruyorum: Hırsızlık yaptığı için yabancı memleketten kovulan, vatanın ve devletin büyüklerini tehzil ettiği içinde bir yıl hapiste yatan bu adam hangi yüzle şerefi kırıldığından bahsediyor?’

***

Savcı olan Kazım Alöç, Milli Eğitim Bakanlığının tarafını tutuyor, Atsız’a ateş püskürüyordu. Atsız’ın yazıları elinde bulunmasına rağmen, Atsız’ın Alman ve İtalyanları savunduğunu dile getiriyordu. Fakat Atsız, milletimize mensup olduğu için övünüyor, bir başkasına benzetilmeyi eşyanın tabiatına aykırı buluyordu. Bu gariplikler maalesef bizim tarihimizde olmuştur. O sırada Almanya ile Rusya savaşıyordu. Rusya bizim tarihi düşmanımızdı; Almanlar da Türklere karşı idi; yalnız Rusya ile sınırdaştık. Birinci dünya Savaşı’na girerken Rus Çarı Kırım’a dinlenmeye gelmişti. Talat Paşa onunla görüşmek için oraya gittiğinde Rus Çarı milletimizi tehdit etmişti. Bundan dolayı da Almanya’nın yanında yer almıştık.

***

Atsız, arkadaşları Reha Oğuz Türkkan, Osman Yüksel ve diğerlerini “tabutluk” denilen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar da bir hücreye soktuklarını ve bunun insanlık dışı bir olay olduğunu mahkeme huzurunda dile getirdi. Daha sonra Atsız, savunmasında şöyle diyordu:

‘Gerçi savcı Kâzım’ın haykırarak savurduğu bu küfürler benim şerefimin safiyeti bulanamaz. Çünkü benim şerefim bir değil, birkaç yüz Kâzım Alöç’ün alçaltamayacağı kadar yüksektir. Beşinci sınıf askerî hâkim Kâzım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında, yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.’ dedikleri gerçekten olmuştur. Türk milliyetçiliğinin fikir hayatında onun yeri çok mühimdir; kimse bunu silemez.

‘Masum zevcimi tevkif ettirerek yavrusundan ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın vicdansız diyerek beni tahrike cüret etmesi vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği makama hakarettir.’

Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümulüne dâhildir…’  diyen Atsız, mahkemede bir lider tarzında duruş sergilemiştir. Son cümlesi ise çok önemlidir:

‘Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima doğruyu söylediğime kani değilseniz istediğiniz şekilde karar veriniz… Siz hâkimlerde insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil kararı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.’

Atsız, Başbakan Saraçoğlu’na yazdığı mektubunda şu hususları dile getirmişti:

‘Memlekette açıktan açığa komünist propagandası yapılan dergiler çıkarılmaktadır. Bu dergiler, Milli Eğitim Bakanı’nın emri ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra, Ankara Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, Devlet Konservatuarında ve daha başka birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen, bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır. Milli Eğitim Bakanlığı komünistlerin sığınağı halini almıştır. Bir Başbakan kendi kabilesindeki bir vekilin bu korkunç siyasi suiistimalini nasıl gözden kaçırabilmiştir. Hem ‘Ben milliyetçiğim, ırkçığım, Türkçüğüm diye avaz avaz diye bağıran bir adamın iktidarı, komünistleri nasıl devlet parası ile beslerdi?’

***

Devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu`na hitaben yazdığı bu mektuplar sonucu Hasan Ali Yücel, 7 Nisan 1944 tarihinde Atsız`ın Boğaziçi Lisesi`ndeki Edebiyat Öğretmenliği’ne son vermiştir. Orhun dergisi ise Bakanlar Kurulu kararı ile yeniden kapatılmış, bu arada Sabahattin Ali de Atsız aleyhine hakaret davası açmıştır. Cumhurbaşkanı İnönü, Başbakan Saraçoğlu, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali, Nihal Atsız’a karşı Sabahattin Ali’nin yanında yer almıştır. Ankara da açılan davanın mahkeme günü (2 Nisan 1944) tayin edilmişti. Elinde küçük bir valizi bulunan Atsız, Ankara’ya geldiği zaman vagonun basamağında görülünce, üniversiteli gençlerin çiçek buketleri ile karşılandı. Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçmiştir. Bunun üzerine 3 Mayıs 1944 tarihinde yapılan ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamıştır. Bu davanın 9 Mayıs 1944 günü yapılan karar oturumunda, Sabahattin Ali` ye ‘vatan haini’ dediği için 6 aya mahkum edilen Atsız’ın cezası hakim tarafından ‘milli tahrik’ gerekçesi ile 4 aya indirilmiş ve 4 aylık bu ceza da ertelenmiştir. Atsız, cezasının ertelenmesine rağmen 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkemenin kapısından çıkarken tevkif edilmiştir.

***

19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren nutkunu söylemiş ve bu nutuk üzerine de Atsız ve arkadaşları İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılanmaya başlamıştır. Haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde sonuçlanmış ve Atsız 6,5 yıl hapse mahkûm olmuştur. Atsız, bu kararı temyiz etmiş ve Askeri Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nin kararı esastan bozmuştur. Bozma kararı veren heyetin başkanı Sayın Orgeneral Ali Fuat Erden’dir. Dava 2 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi tarafından tekrar görülmüştür. 5 Ağustos 1946 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi’nde tutuksuz olarak başlayan Atsız ve arkadaşlarının davası, 31 Mart 1947 tarihinde sonuçlanmış, daha önceki celselerde beraat kararı hariç, Nihal Atsız, Prof. Zeki Veledi Togan, Reha Oğuz Türkkan, İsmet R. Tümtürk ve diğerleri beraat etmişlerdi. Bir müddet Türkiye Yayınevi’nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan ‘Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir’ adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamak zorunda kalmıştır. Atsız’ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Milli Eğitim Bakanı olunca, Atsız’ı 25 Temmuz 1949`da Süleymaniye Kütüphanesi’ne uzman olarak tayin etmiştir. Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden sonra Haydarpaşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliği’ne tayin olmuştur.

***

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi’nde vermiş olduğu ‘Türkiye’nin kurtuluşu’ konferansı üzerine, Cumhuriyet Gazetesi yalan yanlış haberlerle yayın yapmaya başlamıştır. Hakkında Bakanlık tarafında tahkikat açılmış,  Atsız’ın konuşmasının ilmi olduğu ispat edilmiştir. Fakat Atsız 13 Mayıs 1952 tarihinde Haydarpaşa Lisesi’ndeki Edebiyat Öğretmenliği görevinden ‘muvakkat’ kaydı ile alınarak yine Süleymaniye Kütüphanesi’ ndeki görevine tayin edilmiştir. Atsız’ın en uzun süreli memuriyetinin bulunduğu yer, Süleymaniye Kütüphanesi’dir. Emekli oluncaya kadar (Nisan 1969) burada kalmıştır. Atsız’ın en yalnız olduğu dönem Süleymaniye Kütüphanesi’nde görev yaptığı zamandır. Adeta orada unutulmuştur!

***

Atsız’ın umumiyetle tarihçi olduğunu pek çok insan bilir. Hâlbuki Edebiyat öğretmenidir. Fakat tarihle çok meşgul olmuştur. Yazdığı makalelerin büyük kısmı ‘Türk tarihinde meseleler’ adlı kitabında toplanmıştır. Atsız’ın tarihçi kimliği, bu konudaki eserlerinin yanı sıra Rıza Nur’a olan yakınlığındandır. Rıza Nur, Mustafa Kemal Paşa, bilhassa İsmet Paşa ile geçinemediği için Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra yurt dışına çıkmıştır. Fransa ve Mısır’da uzun süre bulunmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra tekrar Türkiye’ye dönmüştür. Atsız, Rıza Nur’un manevi evladı haline gelmiştir. Onun hayatı ve bilhassa mirası ile meşgul olmayı görev bilmiştir. Rıza Nur öldüğü zaman kabrini yaptırmış, üzerine de ‘Türklük için yaşadı, öldü’ diye yazdırmıştı.

Atsız, milletimizin gençlerini yetiştirmek, milli bilinci yaşatmak için tarih ile meşgul olmuştur. Çünkü onun en önemli görevi dava ve ülkü adamı olmaktı. Hayatını bu uğurda harcamıştır.

Atsız’ın Tarihçiliği

Atsız bütün varlığıyla, hatta rüyalarında bile idealist adamdı. Kendisi için değil, milleti için yaşamıştı. Aynı zamanda önemli bir tarihçiydi.

 Medeniyet tarihi bakımından Türkleri üç büyük çağa ayırmıştı.

a) Uzak Doğu Medeniyeti çevresindeki Türk Tarihi; bu ilk devirler İslamiyet’in kabulüne, yani miladın 10. yüzyılına kadar geçen süredir.

b) İslamiyet dönemindeki Türk Tarihi; bu ikinci devir onuncu yüzyıldan Tanzimat’a kadar süren zamandır.

c) Batı Medeniyeti içindeki Türk Tarihi; bu üçüncü devirde 1839’dan günümüze kadar içinde bulunduğumuz süreçtir.

***

Atsız’ın tarih konusunda çok dikkat çekici ilmi fikirleri vardı. Bunların hiçbirisi yabana atılamaz. Batı’daki Türk devletlerinin, Dandanakan Meydan Savaşı’nın sonucunda kurulduğunu söylemiştir. Sonra Türk devletlerini iki büyük kategoriye ayırmıştı; Orta Asya Türk Devletleri, birde Dandanakan’dan sonra Ortadoğu’ya, yani Avrupa’ya açılmış olan Türk Devletleri. Atsız, kendisine kadar devam ede gelen on altı devlet efsanesine son vermişti. Zannediyorum ki bu görüşünü manevi babası olan Rıza Nur’dan aldığını söylemek mümkündür. Çünkü Rıza Nur’un tarih kitabında da bu hususlar benzer şekilde dile getirilmiştir. Ama bunu vatan sathına, Türk fikir hayatına Nihal Atsız Bey yaymıştır.

***

Atsız’ın Türkçülüğü yanlış anlaşılmaktadır. Atsız’a göre Türk, şuuraltında veya duygularının gizli yönünde başka bir ırkın şuur ve özleyişini taşımayan kimselerdir. Bu konudaki düşüncesini ifade eden en güzel örnekte; Atsız’ın Mehmed Akif’e Türk değil, Arnavut diyenlere verdiği cevaptır:

Mesele Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir.’ demiştir. Çünkü Akif yeri geldiği zaman Arnavut olduğunu söylemiş, fakat Türk milletine sonuna kadar bağlı olduğunu ifade etmiştir. Aynı zamanda kaderini, milletimizin kaderi ile bir olarak görmüştür.

***

Atsız, tarihçi kimliği ile ardında çok önemli eserler bırakmıştır. Bunlardan en önemlilerinden biriside, Osmanlının kuruluş dönemi ile ilgili olan ‘‘Aşıkpaşazade Tarihi’’ adlı kitabın tercümesidir.  Bu eser, yayınlanmasının üzerinden altmış küsur sene geçmesine rağmen bu konudaki tek kaynaktır. Sonra bizim tarihimize pek çok yalan yanlış bilgiler girmişti. Atsız gibi bir karakter abidesi ancak bunun altından kalkabilirdi. Bizler okul sıralarında iken, Abdülhamit Han’ın berber dükkânlarında, kahvehanelerde kadın uzuvları ile portreleri yapılmıştı. Pek çok insan da Abdülhamit Han’a reva görülen bu olayı müşahede ediyor ve ses çıkarmıyordu. Ona karşı bu düşmanlığı önce ittihatçılar yani hürriyet kahramanları, sonrada Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler yapmıştı. Daha sonra bu iftiralar ve Tevfik Fikret’in o ünlü şiiri okul kitaplarına geçmişti. Bunun üzerine Atsız, Abdülhamit Han hakkında ‘Gök Sultan’ adlı öyle bir makale yazdı ki, bütün milletin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ardından bu konu ile ilgili birçok kitaplar yazıldı.

***

Ahmedî’nin Osmanlı tarihi hakkındaki manzum eseri 1410 tarihinden önce yazılmıştı. Osmanlılar hakkında yazılan ilk Türkçe eserdir. Onu da bugünkü dilimize Atsız Bey çevirmiştir. Şükrullah’ın Behcetü’t Tevârif adlı Farsça tarih kitabının Osmanlılara ait bölümünü, yine Atsız Bey tercüme etmiştir. Ardından Birgili Mehmet Efendi,  Ebussuud Efendi ve Âli Bibliyografları da ona aittir.

***

Atsız Bey, bir milletin ateşini genç nesillere tutuşturmak için çok güzel şiirler de yazmıştı. Şiirleri serbest vezinle değil, yine ecdadın usulüne uygun hece iledir.

‘‘Anlamayız hayatı felsefeyle, ilimle;

Hayat çelik ellerle atılan zar olmalı.

Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile?

Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı.’’

***

‘‘Yer bulmasın gönlünde ne ihtiras, ne haset.

Sen bütün varlığınla yurdumuzun malısın.

Sen bir insan değilsin; ne kemiksin ne de et;

Tunçtan bir heykel gibi ebedi kalmalısın.’’

***

‘‘Bilsin cihan ki ben bu cihanın nesindeyim,

Bir ülkünün mehabetinin zirvesindeyim.

Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref taşan efsanesindeyim.’’

Atsız’ın gönül gözü ile yazılmış şiirleri de ne kadar hoştur:

‘‘Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?

Bilmem bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?

Pervane olan kendini gizler mi hiç alevden?

Sen istedin ondan bu gönül zorla tutuştu.’’

Ayrıca Atsız, Dalkavuklar Gecesi, Deli Kurt, Z Vitamini, Ruh Adam gibi pek çok romanlar da yazmıştı. Hele ‘Bozkurtların Ölümü’ ve devamı olarak sonradan kaleme alınan ‘Bozkurtlar Diriliyor’, her Türk gencinin mutlaka okuması gereken, edebiyatımızın temel eserleri arasında önemli bir yere sahiptir.

Kaynak: www.yenisafak.com/yazarlar/mehmedniyaziozdemir/atsizin-tarihciligi-2038653

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− two = one