Din ve İlim | |

Din ve İlim

Din ve İlimYavuz Sultan Selim zamanında Mısır ve daha pek çok Arap ülkesi Devlet-i Aliyye’ye dahil olunca Osmanlı medreselerinde oraların halkı için de kadı, beylerbeyi gibi bürokratların yetiştirilmesi gerekiyordu.

yavuz-sultan-selim_Osmanlı inanca çok değer verirdi, inancın  hayatın kanunu olduğunun şuurundaydı; onlara göre yönetenler, idaresi altındaki tebaanın itikatlarını bilmeliydiler. Aksi takdirde yöneticiler bilmeyerek de olsa zulmetmiş olurlardı. Dolayısıyla Osmanlı medreselerinde ikisi de hak olan Maturidilik ve Eş’arilik yan yana okutulmaya başlandı. Adı konmasa da zaman içinde giderek Eş’ari zihniyetinin Osmanlı medreselerinde hakim olduğunu müşahede ediyoruz. İnsanın fıtratında kolayı tercih etmek vardır; matematik, fizik, kimya gibi müspet bilimler müderris ve mollalara zor geliyordu. İlim sevabı vermiyorlar gerekçesiyle Osmanlı medreselerinden atıldılar. İslam aleminin merkezi İstanbul’du; buradaki telakkiler İslam dünyasına hakim oluyordu. Zaten Maveraünnehir’deki Müslümanlar boyculuk telakkisiyle birbirlerine girmişler, kalabalık Rusların pençesine düşmüşlerdi. İslam dünyasının gelişmesi Osmanlı’nın omuzlarında kalmıştı. Onun da medreseleri müspet bilimlere sırt dönünce, Osmanlı’daki teknik gelişme de durdu. Böylece dramatik dönemimiz başladı, savaşların getirdiği yıkımlar Batı ile aramızın açılmasını hızlandırdı.

Endülüs’te okuyan Avrupalılarla, Kuzey Afrika ile sürdürülen temaslarla, İstanbul’un fethinden sonra Konstantinapolis’ten İtalya’ya göç eden Bizanslı alimlerin gayretiyle Batı’da müspet bilimler gelişmeye başladı. Müspet bilimler geliştikçe, mukaddes kitaplarında insanlığın geçmişiyle ve fizik kanunlarıyla ilgili birçok yanlış bilginin bulunduğunu anladılar; bu da mukaddes kitaplarına inançlarını zaafa uğrattı. Böylece dünyanın bu sisli bölgesinde Ortaçağ’da din ile müspet bilimin kavgası başladı. Kanlı mücadelelerden sonra müspet bilimler galip gelince, kilise kendi kabuğuna çekildi; Batılı aydınların nezdinde Hıristiyanlık inanç boyutunu yitirdi; kültür unsuruna dönüştü. Hür tefekküre kavuşan Batılılar adeta müspet bilimleri kutsallaştırdılar. Bunlar geliştikçe dinin hayattaki önemi azaldı. Tabii bu müspet bilimler tekniğe yansıdı; Osmanlı’ya, yani Müslümanlara karşı galip gelmeleri de onların nezdinde müspet bilimlerin cazibesini artırdı.

Osmanlı

Osmanlı, geçmişteki parlak günlerini yeniden ele geçirmek için büyük gayret sarf etti; ilk baştan biricik emeli ‘Kanun-ı Kadim’e dönmekti. Bu hasretle nice fermanlar yazdılar, sayısız kelleler uçurdular; ne yazık ki bir türlü ‘Kanun-ı Kadim’e işlerlik kazandıramadılar. Ordularımızın yenilgisi devam ediyor, şartlarımız giderek daha da dramatikleşiyordu. Yöneticilerimiz Batılılaşmamızın tek çare olduğu kanaatine vardılar. Batı’nın bilimini almak için o diyara elçiler, öğrenciler gönderdiler. Bir medeniyeti analiz etmek, ona güç veren unsurları tespit etmek zannedildiği kadar kolay değildi. Yaşantı tarzları ise göz önündeydi, arka planını araştırmanın lüzumunu duymadık; her şeyin aramızdaki farklılıktan kaynaklandığını zannettik. Batı’nın hayat biçimini benimsemek için inkılaplara başladık. Tabii bu arada medreselerimizde müspet bilimlerden eser kalmayınca, dünyayı idrak etmek yeteneğimiz iyice sakatlandı; ister istemez Kur’an’a ve hadis yorumlarına hurafeler karışmaya başladı. O canım medreselerde zamanla ‘Sinek pisliğinin değdiği ipleği gömersek nane çıkar’ veya ‘Sansar derisinin gömüldüğü köye yıldırım düşmez’ ve benzeri hezeyanlar yazılmaya başladı. Medreselerde anlatılanlar, yazılanlar, Avrupa’ya gönderilenlerde, Batılı zihniyetle açılan okullarda yetişenlerde, medeniyetlerine ve inançlarına dair çok ciddi şüphelerin oluşmasına sebep oldu. Onlar bu hususların kişilerin hezeyanları değil de, Kur’an’da, hadislerde  yani İslam’ın esasında bulunduğunu zannettiler. Fikir dünyamızda kavga başladı. Devletimizi yönetenler, aydınlar yenilgilerimizin önüne geçmek, milletimizi kurtarmak istiyorlardı. Halk, değerlerinden kopmak istemiyor, aydınlarla geniş zümreler karşı karşıya geliyordu.

Avrupa’da müspet bilimler geliştikçe, din önemini yitirmeye devam etti; oysa hayatın iki kaynağı vardı; biri din, yani metafizik, diğeri ilimdi. Kültürün temelini dinler, medeniyetin temelini ilimler oluşturur. Bütün sanatların, bir başka söyleyişle insanî faaliyetlerin kaynağı dinlerdir; bunda başarılı olmayan milletlerin, başarılı olanlara kol kuvveti olarak katılmaları, yani asimile olmaları sosyal kanundur.

Mehmet Niyazi

One Comment

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter