Fuad Köprülü Hayatı

20 yüzyılın en büyük Türk tarihçisi Mehmed Fuad Köprülü, 4 Aralık 1890’da İstanbul’da babasının Küçük Ayasofya’daki konağında doğdu. Bugün doğumunun 120. yıldönümüdür.
Bir Türk genci için Köprülü, olsa olsa bir Osmanlı sadrâzamının adıdır. Eğitim ve kültürde ciddi ve millî politikamız olsaydı, Fuad Köprülü’nün adını bilmeyen lise seviyesinde çocuğumuzun bulunmaması gerekirdi. Köprülü Mehmed Paşa ailesinden gelen Fuad Köprülü, Kasım 1934’te soyadı yasası çıkıncaya kadar Köprülü-zâde Mehmed Fuad Bey idi. Tarihçi olarak, tarihçi olmak için doğmuştu. Hârika çocuk vasfında idi. Mercan îdâdîsini (lisesini) bitirdi. Yüksek öğrenim yapmadı. O yaşında kendisine tarih okutabilecek kişi yoktu ki dârülfünûn (üniversite) edebiyat kısmına gitsin…
Bir müddet liselerde edebiyat okuttu. 1913’te Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Sultân Reşâd’a başkâtib olunca, ondan boşalan İstanbul Üniversitesi Türk Edebiyatı kürsüsüne muallim (profesör) ve ertesi yıl müderris (ordinaryüs profesör) pâyesiyle Köprülü-zâde Mehmed Fuad Bey getirildi. Şimdi, bir büyük romancımızın Türk edebiyatı tarihi bilgisini düşününüz, bir de Köprülü’nünkini… Köprülü, lâyık değil, eski tâbirle elyak (en lâyık) olduğu yere gelmişti. 23 yaşında idi.
Köprülü bu göreve, İttihad ve Terakkî iktidar partisinin genel sekreteri Diyarbekir milletvekili büyük mütefekkir Ziyâ Gökalp’in tavsiyesiyle gelmişti. Aynı tavsiyeyi Gökalp, Yahyâ Kemâl için de yapmıştır. Gökalp’in iki çok büyük millî hizmetidir. Zira bizde büyük istidatların ayağını kaydırmak usulü ve geleneği geçerli olmuştur.

MODERN TARİHÇİLİK DÖNEMİ
Gökalp, kanıt olarak Köprülü’nün 1913’te yayınladığı Türk Edebiyatında Usûl monografisini göstermişti. Saçlı sakallı müderrislerin yanında bıyığı yeni terleyen bir delikanlıyı tayin ettirmek kolay iş değildi. Bu monografi hemen hemen büyük Fransız edebiyat tarihçisi Gustave Lanson (1857-1934)’dan tercümedir. Ama tarih denen ilim, Batı’da hangi metodoloji ile inceleniyorsa, bizde de öyle olacaktı.
Köprülü’den önce bizde nümizmatik (sikkeler/mâdenî paralar ilmi) ve epigrafi (kitâbeler/yazıtlar ilmi) Avrupa’daki seviyesinde kurulmuştu. Ancak bunlar, tarihin yan dallarıdır. Tarihçilik ve edebiyat tarihçiliğinde, henüz eski metod geçerliydi.
Köprülü, Türkiye’de modern (Batı tarih metodu ile yazılmış) tarihçilik dönemini açtı. Osmanlı ve Osmanlı dışı bütün Türk lehçelerinin klasik, halk ve tasavvuf edebiyatlarını kucakladı. Sonra kültür ve medeniyet tarihi safhalarına geçti. İhtisas derecesinde hâkim olduğu sahaların azameti göz kamaştırır. Ama 20. asır başlarında tarihçilik bu idi. Allâmelik (erudition / erüdisyon) gerektiren, -2500 yıl önce şâheserlerini vermeye başlamış- en temel ilimlerden biri idi. Kompozisyon tarihçiliği idi. Tarihin yanında pek çok yan bilgiler gerektiriyordu (edebiyat ve coğrafya başta gelir). Bu bilgilerle kompozisyona gitmek yolu açılıyordu. Günümüzün ağırlık verdiği monografi tarihçiliği değildi. Bir devletin hayatının beş on yıllık bir dönemi içinde dönüp dolaşmak ve bu dönemin öncesinden sonrasından habersiz olmak değildi.

TÜRK MİLLİYETÇİSİ

Hele iki üç kitapla kariyerini ve ömrünü tamamlamak hiç değildi. Muazzam ciltler ortaya koyabilmek san’atı idi. Aynı zamanda san’at ve edebiyattı. Ana dilini ustaca kullanamayanların yanaşabilecekleri bir ilim değildi.
Köprülü, şairlikten gelen yazarlarımız gibi, Türkçe’yi üstatça kullandı. En ilmî eserlerini bile okutmasını bildi. Elli kişinin okuduğu kitaplar yazmadı.
Köprülü, 15 yaş büyük arkadaşı ve hâmîsi (koruyucusu) Ziyâ Gökalp’in yolunu izleyen bir Türk milliyetçisi idi. İlimde şüphesiz Gökalp’i pek çok gerilerde bıraktı. Tefekkürde Gökalp ekolüne katkıları oldu. Bu ekolü daha ilmî, daha gerçek milliyetçilik temellerine oturttu. Kültür ve edebiyat geçmişimizi geniş ölçüde aydınlattı. İnanılmaz çeşitlilikte eserler bıraktı. Verimli bir yazardı. Eserlerinin, gazete makaleleri de toplanarak külliyat halinde aynen yayınlanması gerekiyor. 28 Haziran 1966’da 76 yaşında bir araba kazasında, kâbına erişilemez bir otorite şöhretiyle öldü.
Köprülü, uzun dış işleri bakanlığında bazı icraatında eleştirilmiştir. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra başbakanlık bekliyordu. Cumhurbaşkanı Bayar, bu kadar bilgin ve milletlerarası şöhret kazanmış Köprülü’nün gölgesinde kalmamak için, adı pek duyulmamış milletvekillerinden olan Menderes’i başbakan yaptı. İyi de yaptı. Köprülü millî eğitimi isteseydi, bu alanda gerçekten çağdaş reform yapabilecek kapasitede idi. Kabinede en gösterişli bakanlık olan dış işlerini prestij olarak seçmesi hatalı oldu. Ayrıca Nihal Atsız’ı, asistanlığından atması, Atsız’ın ve Danişmend’in Atatürk tarafından 1933 üniversite reformunda Atatürk tarafından üniversiteye alınmasını engellemesi, en değerli öğrencilerini üniversitede bırakmayarak orta öğretime sürmesi, çok eleştirilen, fakat pek yazılmayan hataları arasındadır. En büyük hatası ise Türk halk şiirini pek güzel ortaya çıkardıktan sonra onu klasik şiirimizle eşdeğer anlaşılabilecek şekilde, dünya edebiyatında asla görülüp işitilmemiş bir tarzda sunması, Gökalp ekolü etkisiyle açıklanabilir. Asistanlarını çalıştırarak eserlerini yazması eleştirilmişse, dünya üniversitelerinde en başarılı çalışma şekli olduğu için, bu tenkide katılmıyorum.

4.12.2010

Yılmaz Öztuna

Türkiye Gazetesi