Büyük Türk Efrasiyab’ın İrana gelmesi

Büyük Türk Efrasiyab’ın İrana gelmesi, bu yazı Firdevsi’nin Şehname’sinden Türkçe olarak aynen alınmıştır.

Efrâsiyâb’m İrana gelmesi

büyük-türk-efrasyapOvalar, üzerlerindeki yeşilliklerle bir Perniyan ¡kumaşı gibi süslenince, Turan pehlivanları da
savaşamaya hazırlandılar.

* Batı ülkesinin gürzlü erleriyle birleşmek için, Türklerden ve Çinlilerden ibaret bir ordu geldi.
‘ Bu, ucu bucağı olmıyan bir ordu idi. Nevzer’in talihi artık gençliğini kaybetmiş, düşmeye
yüz tutmuş demekti. ‘ Ordu Ceyhun’un kıyısına vardığı zaman, Feridun’un oğluna haber geldi.

** Ordu ve padişah saraydan ayrılarak, ovaya çıktılar ve ‘ Dehistan’m yolunu tuttular. Komutanları,
savaş için bahane ariyan Karen’di.

(*) Nüsha: ‘* Ertesi günü, daha güneş doğarken, yiğitler sabırsızlanmaya başladılar.
‘ “Fillerin sırtına tunç davulları yüklediler; yeryüzü, ordudan yükselen tozlarla, abanoz rengini almıştı.
(**) Nüsha: * Nevzer, kendisinden intikam almak için gelindiğini duyunca, derhal, bütün padişahlardan asker istedi. ’ Davullar çaldırarak, bütün ordusunu ovaya ve Ceyhun’un kıyısına topladı.

Padişah Nevzer de onun a ricasından gidiyordu. Bütün yeryüzünü bir gürültüdür kaplamıştı.
‘ Ordu Dehistan’a yaklaştığı sıralarda, yerden kalkan tozlarla, güneş görünmez olmuştu.
‘ Padişah Nevzer’in çadırım, ovadaki bir kalenin önüne kurdular. ‘ Nevzer, Dehistan’da savaş hazırlıkları yaptıktan sonra, aradan çok geçmeden,

efrasiyap-türk-müPadişah Nevzer de onun a ricasından gidiyordu. Bütün yeryüzünü bir gürültüdür kaplamıştı.
‘ Ordu Dehistan’a yaklaştığı sıralarda, yerden kalkan tozlarla, güneş görünmez olmuştu. ‘ Padişah Nevzer’in çadırım, ovadaki bir kalenin önüne kurdular. ‘ Nevzer, Dehistan’da savaş hazırlıkları yaptıktan
sonra, aradan çok geçmeden, * Efrâsiyâb, seçme kahramanlarından i’ki komutanı
İran’a (.*) gönderdi. Bunlardan birinin adı Şemâsas, diğerinin adı Hazervan’dı; bunlara, süvarilerinin idaresini verdi. Savaştan iyi anlıyan otuz bin er, Destan’dan intikam almak için, Zâbilistan’a doğru yola düştüler. Bu sırada, Neriman oğlu Şam’ın öldüğü ve Zâl’in de ona mezar hazırlamakta bulunduğu haberi
geldi. Efrâsiyâb, artık talihinin uyandığını anlıyarak, bu haberden çok sevindi. Bunun üzerine, kalktı Dehistan’a geldi ve çadırını şehrin karşısına kurdu.. Erlerinin sayısını kim sayabilirdi ki? Eğer
sen bu sayıyı bilmek istiyorsan, dört yüzle bini çarp! Erler o kadar çoktu ki; sanki yerden kum
kaynayıp fışkırmış veya bütün ovalan karınca ve çekirge kaplamıştı.
(* ) Nüsha: “ İrana gönderdi” yerine “Erman ülkesinde iken..,
eski-türklerin-tarihiPadişah Nevzer’in ordusunda ise, yüz kırk bin savaş süvarisi vardı. * Efrâsiyâb bu orduyu görünce, gece vakti, yola bir elçi çıkardı ve ‘ Peşenk’e bir mektup yazıp yalladı. Mektupta: “Aradığımız saadet, elimize geçti. “Çünkü, Nevzer’in ordusuna bakınca anlıyorum ki o, elimize geçecek bir avdan başka bir şey değil. “Bundan başka padişah, artık, Şam’ı da kaybetti; o, şimdi yaşamıyor. Sam’m savaşması diye bir şey, artık kalmadı.
‘ “Iran toprağında en çok korktuğum adam, o idi. Iran onu ebediyen kaybedince, bize de intikamımızı
almak düşer. ’ “Zâl, Şam’a mezar hazırlamakla meşgul. Onun için, onun da ne ayakları, ne de Ikanadlariyle savaşa gelmesine imkân yok! “Senin anlıyacağın, Şemasâs öğle vakti (* ) tahta oturmuş ve başına da yeryüzünü aydınlatan saltanat tacını koymuş, demektir. ‘ “Her iş için uygun olan zamanı kollamak ve akıllı dostlara danışmak, iyidir. “İnsan tam iş göreceği sırada tembellik ederse, o uygun zamanı bir daha bulamaz!” diye yazdı. ‘ Atlı elçi mektubu aldığı gibi, uçarcasına bir hızla, güneş gibi ışıklar saçan padişahın yanına gitti..
(*) Nüsha: * “Öğle vakti” yerine “Nimruz’da” (yer ismi olarak)

Gün dağların başından ağırmaya başladığı sıralarda, ordunun öncüleri Dehistan önlerine vardılar.

İki ordu arasında, iki fersahlık bir mesafe vardı ve her iki tarafın da savaş hazırlığı eksiksizdi.

Barman adındaki bir Türk pehlivanı: “Ben, şu uykudakileri uyandırmaya gidiyorum!” diyip gitti.

Nevzer’in ordusunu ve padişahlık çadırını gözden geçirerek, ‘ Dönüp Turan ordusunun başkomutanına Nevzer ordusunun ve çadırının durumu hakkında bilgi verdi ve ’ O uyanık yüdekli komutana: “Biz, savaşmaktaki hünerlerimizi daha ne vaktedek saklıyacağız?

Padişahımızın izni olursa, ben gidip onları savaşa çağıracağım. ‘ “Benim babayiğitliğimi görsünler de, yeryüzünde benden daha güçlü bir pehlivan bulunmadığım onlar da anlasınlar!” dedi.

Akıllı Ağrires: “Eğer bu döğüşte Barman’a bir kötülük gelecek olursa, “Sınır muhafızlarımızın cesaretleri kırılır ve ordunun plânı bozulur!

Onun için biz bu işe, önce, henüz adı sanı belli olmıyan birini seçelim de sonra pişman olup parmağımızı ve dudağımızı ısırmıyalım!” diye bir düşüncede bulunduysa da, Bu düşünce, Peşenk oğlunun ağırına gitti.
‘ Kızgınlığından kaşlarını çatarak ve sert bir dille, Barman’a: “Sen, zırhını giyip yayını hazırla!

“Şimdi göstereceğin yararlıkla, ordunun en büyük kahramanı sen olacaksın! Pişmanlıktan parmağımızı
ısırtacak bir bozgunluk, bizim için, düşünülemez!” diyince,
Barman savaş alanına çıktı ve Gâve’nin oğlu Karen’e: “Şu ünlü Nevzer’in ordusunda, benimle savaşabilecek yiğit ‘kim ise karşıma çıkar!” dedi.

Karen, ordusuna şöyle bir göz gezdirerek, yiğitlerinin arasında, kendisine güvenip de bu döğüşe
girmek istiyen birini aradı ve sordu.

Fakat, güvendiği kahramanlar arasında, ihtiyar ve cesur Kubad’dan başka ortaya çıkan olmadı.

Akıllı Karen, kardeşi Kubad’ın bu isteğine çok kızdı ve ‘ Öfkesinden gözleri yaşardı.

Savaş eri olarak bu kadar genç varken, tutup bir ihtiyarın savaşa kalkışması ona çok dokundu.
‘ Kubad’ın hareketinden çok duygulandığı  için, bütün o yiğitlerin içinde, ona şöyle seslendi:

Sen yaşını doldurmuş bulunuyorsun. Artık, savaştan elini çekmelisin!

Karşındaki Barman; genç, neşeli bir pehlivan ve Erkek bir aslanın yüreğini taşıyan, kahramanlıkta
başı güneşe yükselmiş bir binicidir !

Sen, ordunun değerli bir komutanısın. Padişah, bütün savaş plânlarını, sana danışarak tatbik eder.

Senin şu ak saçların kanla kırmızılaşacak olursa, pehlivanlarımızın da bütün ümitleri kırılır !” dedi.

Şimdi sen bak, o toplantıda Kubad, kardeşi savaş eri Karen’e ne cevap verdi: “Şu dönen felek, dedi, bana hayattan olan hakkımı vereceği kadar verdi!

Ey kardeşim! Şunu bil ki şu vücudumuz ölmek ve büyük adamların başı da taç giymek için yaratılmıştır.

Minuçihr’in tahta çıktığı günden bugüne kadar, benim yüreğim durmadan kaynamıştır!

Hiç kknse, göklere diri diri çıkamaz! Bu yeryüzüne gelen, ölümün avı olmak için gelir. Ölüm de onu bir gün tutup avlayıverir.

Kiminin, iki ordu çarpışırken, aklı başından gider; ‘ “Başı, keskin mızrak ve kılıçların; vücudu da yırtıcı aslanların ve kartalarrın avı olur.

Kiminin de, bakarsın, ömrü yatakta sona erer. Fakat, ikisi de bir: ikisi de ölüme aynı hızla giderler!

Ben bu dünyadan gidecek olursam, kuvvetli kardeşim, benden sonra benim yerimi tutuverir.

Öldükten sonra da benden sevginizi esirgemeyin ve bana padişahlara yaraşan bir mezar yapın!

Vücudumu ebedî uyku yeri olan mezara kâfur, misk ve gülsuyu sürdükten sonra koyun!

Tanrının birliğinden ayrılmayın ve adaletli Tanrıya bağlanın!”

Bu sözleri söyledikten sonra, mızrağını kapıp, sarhoş bir fil gibi savaş alanına gitti.

Barman, bu savaş erine: “Senin başını benim önüme zaman getirdi. ‘ “Fakat, bunu yapmak için, biraz daha bekleseydi iyi olurdu! Çünkü, daha onun bile senin canınla olan boğuşması bitmiş değildir.” diyince,
‘ Kubad da Bamıan’a şöyle karşılık verdi: “Felek, bana hayattan nasibimi vereceği kadar verdi!

Zamanı gelince, ölmek ‘gerek. Çünkü ölüm, hiç zamansız gelmez!”

Bundan sonra, sabrı tükenmiş olan yüreğine dinlenmek fırsatını bırakmadan, atını yerinden oynattı.

Sabahtan ta güneş gölgesini uzaklara atıncaya kadar, bu iki pehlivan, güçlerini birbirlerinde denediler.
‘ Fakat, sonunda, Barman onu yendi. Köpüre köpüre savaş alanına gelen Barman, ‘ Kubad’ın boş böğrüne bir zıpkın savurarak, belini deşti.

Kubad, baş aşağı, atından yuvarlandı; o büyüklük ıssı ihtiyar, böylece gitti.

Bunun üzerinde Barman, yanaldan zafer sevincinin parıltılariyle aydınlanmış olarak, Efrâsiyâb’ın yanına geldi.

Efrâsiyâb ona öyle bir süslü elbise verdi ki, dünyada hiçbir küçük büyüğünden b ö y le bir armağan almış değildir (# ). (Efrâsiyâb derhal ona, değerinden kimsenin şüphe edemiyeceği, bir süslü elbise armağan etti. * Bu elbiseye ait olan gerdanlığa, bileziğe ve altın kemere bütün ordu şaşıp kaldı; ve hattâ Onun küpelerine ve padişahlara yaraşan külahına da… hiçbir küçük, büyüğünden böyle bir şey almış değildi)

Kubad’ın ölümü üzerine, savaş eri Karen, ordusunu ileriye sürdü.

İki ordu birbirine Çin Denizi gibi karışıp kaynaşmaya başladı; sanki toprak, yerinden oynuyordu.

Savaş eri Karen, köpüre köpüre, bir yandan; Fil vücutlu pehlivan Gersiyuz da ölür yandan ortaya çıktılar.

At kişnemelerinden ve havaya kalkan tozlardan, ne ‘güneş görünüyordu, ne de parlak ay!

Elmas renkli parlak kılıçlar ve kanlara bulanmış mızraklar, Tozların arasından güneşin, üzerine sülüğen
sürdüğü kartal kanadları gibi parlıyordu..

Etrafı kaplıyan tozların içi, bir yandan da, davul sesleriyle dolmuştu ve kılıçların canı da sülüğen sıvığına batırılmış gibi idi.

Karen, atını ne yana sürse, kılıcı Azergeşsb gibi parlıyor ve Ortalığa sanki elmas, mercan, mercan da
değil de can saçıyordu.

Efrâsiyâb, Karen’in bu halini görünce, atını teperek ordusunu onun tarafına sürdü. ’ Dağların üzerine gecenin karanlığı basıncıya kadar, savaşa devam ettiler. Fakat yürekleri bir türlü, intikam almaktan yorulmadı.

Gece olunca, savaştan bıkmak nedir bilmiyen Karen, ordusunu alıp Dehistan önlerine geldi ve ’ Yüreği kardeşinin ölümiyle bitkin bir halde, Nevzer’ın çadırına girdi.

Nevzer onu bu halde görünce, uykuya kanmamış gözlerinden yaşlar dökmeye başladı.

Ona: “Yüreğim, Şam’ın ölümüne bile bu kadar üzülmüş değildi.

Kubad’ın canı, güneş gibi aydın ve senin de yeryüzünden nasibin ebedî olsun; * Yeryüzünün türbesi böyle… İnsan bir gün sevinse, bir gün üzülür.

Ne kadar çabalasak, (kendimizi yine ölümden kurtaramayız. Yeryüzünün, mezardan başka beşiği
yok!” dedi.

Karen de ona dedi ki: “Ben, doğduğum günden beri, birçok hünerlere sahibolan vücudumu zaten
ölüme bağışlamışım.

İreç’in intikamım almak için, bu taa benim başıma Feridun koydu.

Ben, onun bu maksat için belime bağladığı kemeri henüz çözmedim; onun yoluna çektiğim kılıcımı
da henüz ‘kınına koymadım.

O , akıllı ve fikirli kardeşim işte öldü; sonunda benim başıma da gelecek olan bundan başka bir şey değil.

Fakat, sen de bahtiyar olamıyacaksın. Çünkü Peşenk’in oğlu bugün savaşta bizi kötü sıkıştırdı.

Ordusunun bir kısmı bozguna uğrayınca da, taze kuvvetler getirdi.

Beni, elimde öküz kafası biçimindeki gürzümle görünce, savaşmak için üzerime doğru geldi.

Ben de ona doğru yürüdüm; gözü gözümün içine girecek kadar, birbirimize yaklaştık.

Fakat, savaş sırasında beni öyle bir büyüledi ki, renkler de, ışıklar da gözlerimin önünde kararıverdi.

Nihayet gece gelerek, yeryüzü baştanbaşa karanlıkla doldu; benim kollarım da vurmaktan yoruldu.

Sanki, dünyanın sonu gelmiş gibi, her yer kara bir buluta büründü.

Ortalık karardığı ve erler de yorulduğu için, savaş alanından çekilmek gerekti

Her iki tarafın erleri dinlenmeye koyuldular ve ertesi günü yine savaşmaya başladılar.

Iranlılar, savaşmak üzere, padişahların savaş düzenine uygun olarak, saf bağladılar.

Davullardan ve borulardan yükselen acı acı seslerle, sanki, toprak yerinden oynadı.

Bu orduyu gören Efrâsiyâb da, ordusu İle gelip saf bağladı.

Atların ayaklarından çıkan tozlarla,- güneş ortadan kaybolmuş gibiydi.

İki taraf çarpışmaya başlayınca da ölü yığınlarından, ova ovalıktan çıkarak âdeta bir dağ haline
geldi.

Birbİrlerİyle öylesine boğuştular ki ırmakla! gibi kanlar aktı.

Karen’in, savaş kastiyle saldırdığı her yerde karılar akıyor, Efrâsiyâb’ın ayak basıp toz kaldırdığı yerde
de ova kandan bir ırmağa dönüyordu.

Nihayet Nevzer, öç almak için, ordusunun ortasından fırlayıp onun yanına seğirtti ve Onunla Öylesine mızrak mızrağa geldiler ki mızrakları birbirine karıştı.

Bu karışma, bir yılanın bile kıvrım kıvrım kıvrılmasını geçti; yeryüzünde, iki padişahın birbiriyle
böyle boğuştuğu görülmüş değildir.

Sonunda, gecenin karanlığı basarken, Peşenk’in oğlu onu yendi.

İranlılardan yaralılar pek çoktu ve düşman savaşa devam ediyordu.

Nihayet İranlılar, çaresizlik içinde, çadırlarını ovada bırakarak, savaş alanından çekildiler.

Tacının tozlara bulandığını ve talih yıldızının kendisi için artık elverişsizliğini gören Nevzer’in
yüreği de ıstırapla doldu.

Ovada davul seslerinin dindiği bir sırada, Tûs’un yanına ¡gelmesini buyurdu.

Tûs’la. Küstehem, başları ve canları kederle dolu, huzuruna girince,

Nevzer: “Benim yüreğime düşen bu dert nedir?” diye ağlamaya ve bir yandan da söylenmeye başladı.

Kendisine babasının verdiği güzel öğütleri anıyor, ciğeri kan ve dudakları da ahlarla doluyordu:

Babam, bana: Türk ve Çin ülkelerinden İran’a bir ordu gelecek ve “Senlin yüreğini dertli edecek ve sana büyük zararlar getirecektir!” demişti.

İşte, dedikleri çıktı.. Büyüklere uğursuzluk getireceğini söylediği o gün işte geldi.

Büyüklerin kitaplarında, Türklerden birinin böyle büyük bir ordu ile geleceğini görüp okuyan var mı?

Şimdi, size düşen bir iş var: Önce, Fars’a gidip saraydaki kadınları alarak Zav dağına ve sonra da gelip orduyu Elburz dağına götürmek.

Siz, şimdi, hemen İsfahan’ın yolunu tutun. Fakat, dikkat edin, giderken erler sizi görmesinler,

Görürlerse, cesaretleri büsbütün kırılır ve yaralı yürekleri bir daha yaralanmış olur.

Şu sayısız ordunun içinden, belki Feridun’un soyundan birkaç kişi o da ancak kurtulabilir.

Bu gece son bir gayret daha gösterelim. Sizi bir daha görüp görmiyeceğimi bilmiyorum.

Siz, tedbirli ve ihtiyatlı olarak, gece gündüz çalışıp, dünyanın işlerini düzeltmek için bir çare araştırın.

Bu sırada, size ordudan haberler getirir ve padişahlığın ortadan kaltığını söylerlerse,

Sakın üzüleyim demeyin. Çünkü felek, hep böyle yapmıştı.

O , birini yoksulluğun toprağına yuvarlarken, birini de başına taç giydirerek, sevindirir.

Ha öldürmüşsün, ha kendi kendine ölmüşsün. Hepsi bir! Farkı şu ki öldürülen biraz daha
çabaladıktan sonra hareketsiz kalır!”

Bunları söyledikten sonra padişah, gözlerin den kanlı yaşlar dökerek, oğullarını bağrına bastı.

Bunun üzerine, Tûs ve Küstehem, yanından çıkıp gittiler. Nevzer orada kalarak, gönlü kederlerin
içinde daldı.

Ordular iki gün dinlendikten sonra, üçüncü günü yeryüzünü aydınlatan güneş doğarken,

Padişahın sabrı tükendi. Çaresizliğe rağmen, bir kere daha sa-vaşmak gerekmekte idi.
’ Çünkü, Efrâsiyâb’ın orduları yine bir deniz gibi çoşmaya ve Nevzer’in ordusuna saldırmaya başlamışlardı.

Karargâhtan boruların, davulların ve Hint çıngıraklarının sesleri yükselmeye başladı.

Bütün savaş erleri, demir tolgalarını başlarına giydiler. O gece Efrâsiyâb’ın ordugâhında hiç
‘kimse uyumamıştı.

Bütün gece, ordunun ha2irlanmasiyle uğraşılmış, kılıçlan ve zıpkınları temizlemişlerdi. Ağır
gürzlü ve zırhlı erler, dağdan dağa bütün ovayı kaplıyor.

Yeryüzünde dağlık olsun, kumluk olsun, bataklık olsun hiçbir yer görünmüyordu.

İki ordu birleşmiş iki deniz gibi, karşılıklı saf bağlamış, her yeri kaplamıştı.

Karen, ordunun merkezinde, padişahla beraber ordunun dayanağı bulunuyordu.

Pehlivanlardan Teliman, padişahın solunda durmak istedi; Nestuh’un oğlu Şâpur da sağına
geçti

Erlerin çokluğundan, sabahtan ta güneş dönüp kayboluncaya kadar, ne dağ, ne ova, ne de deniz
göründü.

Sanki, kılıçların gönülleri sevinçten açılıyor, yer de atların ayaklan altında inliyordu.

Nihayet, mızraklar ¡gölgelerini uzaklara salarken, padişahın tarafında bozgun başladı.
Padişahın talihi artık karardığı için, Tü ekler galip geldiler.

Önce, Nestuh oğlu Şâpur’un tarafındaki erler dağılmaya başladılar.

Şâpur dayanmaya çalışıyordu. Fakat, bu sırada, vuruldu. Bunun üzerine, İranlılarm talihi döndü.

Savaş alanında, Iran büyüklerinden kimisi öldürüldü, kimisi de yaralandı.

Padişah ve Karen, bu savaşta talihlerinin kendilerine yar olmadığını görünce,  O, savaşa susamış Türklerin arasından sıyrılıp Dehistan’a doğru gittiler ve Dehistan kalesine sığındılar. Düşmanların kaleye girmelerine yarayacak bir yol yoktu.

Onun için, kalenin yanlız geçit yerinde geceli gündüzlü savaşlar oldu. ‘ Aradan bir müddet geçtikten sonra, Nevzer kalede yerleşmiş ve kalenin yolları da düşman süvarilerine kapanmış oldu.

Derken, Efrâsiyâb, bir gece vakti, bir süvari alayı hazırladı ve ‘ Veyse’nin soyundan Keruhan adındaki ünlü Türk komutanını çağırdı.

Ona: “Siz, Fars tarafına gidip çöl yolunu tutun !

Çünkü, muhasarada kalan insanlar daima ailelerini ararlar; îranlıların aileleri ise, oradadır.. dedi.

Karen, Efrâsiyâb’ın gece vakti bir ordu hazırladığını haber alınca, Gayreti kabardı, yüreği sıkıldı ve kızgın bir kaplan gibi, Nevzer’in yanına geldi ve Ona: Bak, şu namert Turan padişahı İran padişahına neler yapmaya kalkışıyor?

Ordumuzdakilerin kadınlarını ele geçirmek için, yola bir ordu çıkardı.

Eğer kadınlarımız da onun eline geçecek olursa, artık, utancımızdan kimsenin yüzüne bakamayız..
böyle bir şey olacak olursa, başımı alıp dağa gitmekten Başka yapacak şeyim kalmaz!

Muzaffer talihli padişah izin verirse, ben de, bizim için kötü niyetler besliyen Türklerin peşi
sıra gideyim! yanında yetecek kadar, yiylip içeceğin ve sana bağlı bir ordun var.

Sen burada kal ve yüreğini geniş tut! Çünkü, burasını müdafaa etmen güç olmaz. ’ “Aslanlığın gerektiği yerde sen de aslan kesil!

Padişahlara yaraşan, budur!” dedi. Nevzer, bunun üzerine, ona şu karşılığı verdi: “Bu düşüncen doğru değil., çünkü, ordumun senin gibi bir komutana ihtiyacı var.

Nevzer’in, Efrâsiyâb’ a tutsak olması

Nevzer, Karen’in gittiğini duyunca, o da olanca süratiyle onun peşi sıra yola düştü.
Kötü bir igüne raslamamak ve feleğin muhtemel bir darbesine uğramamak için, acele ediyordu.

Fakat, Efrâsiyâb, onun çöllere doğru yola çıktığını haber aldı ve, Derhal ordusunu toplayıp, bir aslan gibi ve hızla peşine düştü.

Ona yaklaştığı sıralarda, bu kadar süratle kaçmakta olmasına rağmen, savaşa hazırlandığını gördü.

Bunun üzerine, bu taçlı padişahı başsız yapmanın yolunu aradı.

Efrâsiyâb’la Nevzer, ta güneş doğuncaya kadar, bütün gece savaştılar. Savaş sırasında cesur kahramanların ayaklarından kalkan tozlarla, dünya karardı ve nihayet, Nevzer tutsak oldu.

Nezver’le yanındaki bin iki yüz ünlü kahraman o kadar güç bir duruma düşmüşlerdi iki, yeryüzünde
onlar için kaçacak hiçbir yer kalmamış gibiydi.

Bir yer bulup da kaçmaya çok uğraştılar; fakat, sonunda, belânın tuzağına düşüverdiler.

Efrâsiyâb bu yüce padişahı ve bütün ordusunu tutsak edip bağladı.

Veyse’nln, oğlunu ölü bulması

‘ Turan ordusunun komutam Veyse, intikam peşinde koşan bir ordu ile, yola çıktı.
Daha Karen’e yetişmeden, oğlunun ölüsünü buldu.

Bayrağı yırtılmış, davulu baş aşağı olmuş, kefeni lâle gibi kıpkırmızı kan içinde kalmış ve yüzü
de sandaloz gibi sararmıştı.

Turan ordusunun pehlivanlarından ve savaşçılarından birçokları da, aynı halde, yollara serilmiş
yatıyorlardı.

Veyse, onu bu halde görünce, çok üzüldü; üzüntüden, sanki yüreği parçalandı.
‘ Gözlerinden yaşlar aka aka, olanca hızıyla, Akan bir su gibi, Karen’in peşine öyle düştü
ki, yeryüzünü bir dehşet kapladı.

Karen, Veyse’nin büyük ve muzaffer bir ordu ile gelmekte olduğunu haber alınca, ’ Hemen, Arap atlarına binmiş süvarilerini Nimruz’a göndererek kendisi de, her yanına ışıklar saçan bir büyüklükle, yola düzüldü

Fars’tan ovaya geldiği sırada, sol yanından bir toz peyda oldu. Bu tozun arasında da kara bir bayrak, bir ordu ve ordunun önünde Türklerin komutanı görünüyordu.

Derken, savaşçı Karen, Veyse’ye öyle bir vuruş vurdu ki, Veyse savaştan cayıverdi.

Zaten, savaşçılarından pek çoğu ölmüştü. Veyse, bu durum karşısında ne yapacağını şaşırdı.

Talihin bu tersliği üzerine, savaş alanından ayrılıp gitti. Karen de onun peşisıra gitmedi

Veyse, oğlunun ölümünün acısı ile gözleri yaşlarla dolu olarak, dönüp Efrâsiyâb’ın yanına geldi.

EFRASİAB’IN NEVZER‘İ NEDEN ÖLDÜRDÜ? 

https://atahun.com/turk-tarihi/efrasiyab-alper-tunga-nevzeri-olduruyor.html

1 Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

8 + one =