2. Abdülhamid Han kısa hayatı

2. Abdülhamid Han, İslâm Birliğinin tarihteki en önemli ve canlı dönemlerinden biri II. Abdü’l-Hamid Han dönemidir. Sultan II. Abdülhamid, Müslümanlar arasında birlik sağlayarak sömürgeciliğe karşı koymak, Osmanlıyı parçalanmaktan kurtarmak ve devleti ayakta tutmak için ittihad-ı İslâm’ı  (İslâm Birliğini) esas unsur olarak görmüştür.

2.abdulhamid_han

İttihad-ı İslâm, siyasî bir ideolojinin kavramı olarak kullanılmaya başlanma­dan önce Müslümanlar arasında kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler olan, birlik, kardeşlik ve yardımlaşma duygularının ifadesi anlamında başlangıçtan beri vardı. Nitekim ‘ittihad-ı din, uhuvvet-i din’ gibi ifadeler, 19. yüzyıldan önce de Müslüman sultanlıklar arasındaki yazış­malarda yer almış ve zaman zaman gay­r-i Müslim devletlerle olan mücadeleler sirasında birbirlerinden yardım isterken bu ifadelerle din kardeşliğinin sorumluluk­larına atıfta bulunulmuştur.[1]

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı ülkeleri dışındaki İslâm dünyasının Avrupalı devletlerin hâkimiyeti altına girmesi ve bağımsızlıklarını kaybeden Müslümanların Osmanlı Devleti’nden beklentileriyle oluşan psikolojik atmosfer, özellikle Tanzimat ve İslahat tecrübelerin­den sonra ‘Bab-ı Âli’ye karşı gelişen Yeni Osmanlı muhalefetinin Osmanlı Devleti’nin bekası için teklif ettiği İslâmcılık ideoloji­sinin evrensel açılımına zemin hazırladı. Böylece Osmanlı Devleti’nin önderliğinde birleşecek Müslüman ülkelerin çağdaş medeniyet seviyesinde geri kalmışlıktan ve yabancı ülkelerin hâkimiyetinden kur­tulabilecekleri öngörülmekteydi. ‘İttihad-ı İslâm’ kavramı ilk de­fa Namık Kemal tarafından Hürriyet ga­zetesinin 10 Mayıs 1869 tarihli sayısında kullanılmış, ardından Yeni Osmanlıların diğer yayın organlarında ve özellikle Ba­siret gazetesinde tartışılmaya başlanmış­tır. Batı literatüründe ittihad-ı İslâm’ın karşılığı olarak görülen ‘panislâmizm’ ta­biri ise ilk defa muhtemelen 1875’te kul­lanılmıştır.

 

1870’lerde Osmanlı gazetelerinde tar­tışılmakta olan ittihad-ı İslâm, 1873’te Ticaret-i Bahriyye Mahkemesi zabıt kâtibi Esad Efendi tarafından yayımlanan bir risalenin başlığı olmuştur. Müslümanlar arasındaki dayanışmanın önemi ve Avru­pa tehdidine karşı hilâfet etrafında birleşilmesi gerekliliği üzerinde duran ayrıca Arapça’ya çevrilerek hac mevsiminde hacılara dağıtılan bu risale muhtemelen İs­lâm dünyasında bu adı taşıyan ilk müs­takil eserdir.

Aynı dönemde ittihad-ı İslâm’la ilgili olarak gazetelerde yer alan yazılar, teklifler ve tartışmalar Avrupa’nın tepkisini çektiği için ya da bundan endişelenen Babıâli’nin müdahalesiyle 1872 Ekim ayından itibaren birden bire durmuştur. Yak­laşık bir yıl süren bu sessizliğin ardından Ekim ve Kasım 1873 tarihli gazetelerde tekrar yer alan itti­had-ı İslâm meselesi bundan sonra yine II. Abdülhamid’in saltana­tının ilk yıllarındaki Balkan bunalımı ve Doksanüç Harbi (1877) sırasında yeniden bir dayanışmanın ifadesi olarak gündeme gel­miştir.

Osmanlı basınındaki bu tartışmalardan Avrupa devletlerinin rahatsız olduğu muhakkaktır. Çünkü Hıristiyan batı güçlü bir Osmanlının devam etmesini istememektedir. Basiret gazetesinin 13 Cemâziyelevvel 1210 tarihli nüshasın­da ‘Tebşir’ başlığı ile verilen bir haber Ba­bıâli’yi sıkıntıya sokmuş, bunun üzerine gazete beş gün süre ile kapatılmıştır. Ha­bere göre Osmanlı Devleti, kendisinden yardım İsteyen Açeli Müslümanları Hollandalılar’dan korumak için savaş gemileri göndermeyi kararlaştırmıştır. Bütün dünyaya yayılan bu ha­berin ardından Hollanda Babıâli’yi resmen uyarmış, Babıâli de haberi yalanlamak zorunda kalmıştır. Hollanda öte yandan İn­giltere’yi harekete geçirerek ittihad-ı İslâm’a karşı iş birliği teklifinde bulunmuş­tur. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın Ağustos 1873’te İslâm âlemindeki bütün temsil­ciliklerine talimat göndererek Müslüman­lar arasında bir bakıma dinî karakterli olup siyasî uyanışı andıran gelişmelere karşı dikkatli olunmasını istemesi ittihad-ı İslâm tartışmalarının Avrupalılar tarafından titizlikle takip edildiğini göstermektedir. Aynı durum, II. Abdülha­mid’in saltanatının ilk yıllarında da tekrar tekrar ortaya çıkmış, Avrupalı devletler basındaki ittihad-ı İslâm tartışmaların­dan duydukları endişeleri Babıâli’ye bil­dirmiştir. Padişah ve Babıâli de bu konuda baskılara muhatap olmamak için basına uyarılarda bulunmuş nihayet II. Abdülhamid’in saltanatının sonlarına doğru bir tedbir olarak bu tabirin kullanıl­ması yasaklanmıştır.

İttihâd-ı İslâm kavramı Jön Türkler dö­neminin siyasî karmaşası içinde de Osmanlıcılık, İslâmcılık, milliyetçilik tartış­maları arasında bir çıkış yolu olarak yeniden gündeme geldi ve yoğun bir şe­kilde gazetelerde tartışıldı. Hatta bu isimle bir dergi de çıkarıl­dı. Bu dönemde ayrıca ‘İttihad-ı İslâm’ başlığını taşıyan kitap ve risaleler yayım­landı. Bunlardan en tanınmışları Azmizâde Refik’in Arapça yazdığı ve İbrahim Ha­lil’in tercüme ettiği İttihad-ı İslâm ve Avrupa ile (İstanbul 1327) Celâl Nuri’nin (İleri) İltihad-ı İslâm İslâm’ın Mazisi, Hâli, İstikbali (İstanbul 1331/1913) adlı eserleridir. Celâl Nuri, İttihad-ı İslâm ve Almanya başlıklı başka bir eser daha neşretmiştir (İstanbul 1333/1914). Genel olarak İslâm dünyasını geri kalmışlıktan kurtarmak için düşünülen tedbirler mahi­yetinde kaleme alınan bu tür eserler için ilmiyeden bir örnek de Şeyhülislâm Mûsâ Kâzım Efendi’ye ait, ancak oğlu tara­fından yazıya geçirilen ‘İttihad-ı İslâm’a Dair Bir Risâle’dir.[2]

19. yüzyılın ikinci yarısında ittihad-ı İs­lâm, gerek Yeni Osmanlıların faaliyetlerinde gerekse İslâm dünyasının yardım taleplerine kayıtsız kalamayan Babıâli’nin iç ve dış siyasetinde giderek anahtar kav­ramlardan biri olmuştur. Bu süreçte II. Abdülhamid’in padişah olması yeni bir dönemin başlangıcını teşkil etti. 1876 Kânûn-i Esâsîsi’ndeki ‘Zât-ı hazret-i pâdişâ­hı hasbe’l-hilâfe dîn-i İslâm’ın hamisi ve bilcümle tebaa-i Osmâniyye’nin hüküm­darı ve padişahıdır’ şeklindeki 3. madde hilâfetin ve bunun yanında ittihad-ı İs­lâm’ın evrensel açılımının resmî bir ifa­desi olarak varlığını tescil ettirdi. Ancak II. Abdülhamid’in belli ölçüde tevarüs et­tiği İslâmcılık siyasetinin en azından ideolojik ve siyasî değişim cephesi çok geç­meden askıya alınacak, din ve ittihâd-ı İslâm, daha çok Osmanlı Devleti sınırları içinde ve dışında sömürgeciliğe karşı di­reniş niteliği taşıyan birlik, dayanışma ve yardımlaşma cephelerine yapılan vurgu­larla ve öncelikle Osmanlı Devleti’nin be­kasını teminde fonksiyon ifa edecek bir vasıta olacaktır. Dolayısıyla bunun II. Abdülhamid Han döneminde içe dönük ve dışa dönük olmak üzere iki yönünün olduğu, devletin kendi sınırları içindeki Müslümanlara yönelik politikalarıyla diğer Müslümanlara karşı yaklaşımının farklılıklar gösterdiği kabul edilir.

Osmanlı Devleti’ni bu siyasete yönlen­diren şartlar ana hatlarıyla şöyle gelişmiştir: Tanzimat tecrübesinin sosyal, si­yasal ve ekonomik sonuçlarının yol açtığı sıkıntıların yanında, Avrupa devletlerinin gittikçe artan müdahalelerinin gayr-i Müslim tebaa arasında ayrılıkçı tema­yülleri daha da arttırmasının da tesiriyle Balkanlar’da ayaklanmalar başladı ve Ba­bıâli’nin müdahaleleri sonucunda isyan­lar bastırıldı. Fakat bu müdahaleler Rus­ya’nın da teşvikiyle Avrupa’da hilâl-haç kavgası olarak değerlendirildi. Özgürlük isteyen masum Hıristiyanların Müslümanlarca zulme uğradığı şeklinde yoğun bir kampanya düzenlenerek Osmanlı Devleti’ne baskı yapılmaya başlandı. Bu gelişmeler Osmanlı kamuoyunda şiddet­li bir tepki uyandırdı. Başta Basiret, Sa­bah ve Vakit olmak üzere gazeteler, bir Müslüman ittifakından söz ederek hilâ­fete bağlı olan milyonlarca Müslüman’ın Osmanlı Devleti’ne yönelik bu kampanya­ya kayıtsız kalamayacağı fikrini yaydı. İs­lâm dünyasından gelen tepkiler de bunu göstermekteydi. Diğer taraftan İslâm memleketlerinin hızlı bir şekilde Avrupa hâkimiyetine girdiği bu dönemde ülkele­rinden kaçan ya da sürgün edilen Müslüman aydınların Osmanlılara sığınarak yardım ve destek sağlamak için kamuoyunu harekete geçirme faaliyetleri de et­kili olmaktaydı.

Bu tartışmaların içinde tahta geçen II. Abdülhamid’i devletin bütünlüğünü koruma ve gittikçe ağırlaşan dış baskılardan kur­tulma gibi iki acil mesele beklemekteydi. Ancak saltanatının henüz başında Doksanüç Harbi’nde yaşanan yenilgi ve Balkanlar’ın büyük bir kısmının elden çık­ması bu durumu daha da hassas hale getir­di. Osmanlı Devleti savaşı sona erdiren Ayastefanos (3 Mart 1878) ve Berlin (13 Temmuz 1878) antlaşmalarıyla Avrupa’da yarısı Müslüman olan en az 5 milyon nüfusunu ve topraklarının üçte birine yakın bir bö­lümünü kaybetti. Tanzimat’ın Osmanlıcılık ideolojisi ve ittihad-ı anâsır ümitle­rine büyük darbe olan bu tablo, devletin bekası için Müslüman unsurlardan baş­ka dayanağının olmadığının da göster­gesi şeklinde anlaşıldı. Kısa sürede cere­yan eden hadiseler ülkenin demografik yapısını da köklü biçimde değiştirmişti. 1880’lere gelindiğinde kısmen Balkanlar’daki kayıplar, kısmen de elden çıkan yerlerden gelen muhacir akınıyla Müslüman nüfusun oranı % 70’lere ulaşmıştı. Doksanüç harbi, aynı zamanda Paris Antlaşması’ndaki resmî taahhütlere rağmen devletin toprak bütünlüğü için Avrupa ül­kelerine güvenilemeyeceğini, aksine ara­larında anlaşabilirlerse Osmanlı toprak­larını paylaşmakta tereddüt etmeyecek­lerini bir defa daha ortaya çıkarmıştı. Ar­kasından İngilizlerin Kıbrıs ve Mısır’a yer­leşmesi, Fransa’nın Tunus’u İşgal etmesi, II. Abdülhamid’e pek fazla tercih hakkı bırakmadan devletinin yaşaması için Müslüman unsurlara dayanmaya yöneltti. Bu anlayışın sınır ötesine ait yansıması, hilâ­fetin İslâm dünyasındaki nüfuzunu güç­lendirerek dünya Müslümanlarını hare­kete geçirip milletlerarası bir baskı un­suru geliştirmek ve Avrupa devletleriyle olan ilişkilerde güçlü bir koz elde etmeye yönelik faaliyetlerde bulunmaktı.

Bu sürece katkısı olan önemli bir faktör de bizzat II. Abdülhamid’in şahsî inanç ve düşünceleridir. Şehzadeliği döneminde Yeni Osmanlıların etkili olduğu bir kültür ortamında yer alması, özel hayatında din­dar bir kişiliğe sahip bulunması, tahta geçince de halife unvanıyla bütün Müslümanların sorumluluğunu hissettiğini belirtmesi, tarihe merakı, nihayet Cevdet Paşa’nın tecrübesine ve kültürüne olan itimadı ve sık sık O’nun yazılarına başvur­ması bu siyasete yönelmede etkili olmuş­tur. Nitekim saltanatı sırasında ittihad-ı İslâm adına gündeme getir­diği pek çok esas ve uygulamanın Cevdet Paşa’dan alınmış olduğu ortaya konul­muştur.[3]

 

II. Abdülhamid’in devletin bütün işle­rini doğrudan kendi kontrolüne aldıktan sonra hem toplumsal alanda hem başka Müslüman halklarla olan ilişkilerde İslâm’a, İslâm kardeşliğine, fakat bilhassa hilâfet kurumuna özel bir vurgu yapıldığı dikkati çeker. Öyle ki dönemin resmî ve hususî yazışmalarında, gazetelerde, dev­let merasimlerinde sultan ve padişah gibi unvanlardan ziyade dinî ve siyasî çağrışımlarından dolayı ‘Halife’ ve ‘Emîrü’l-mü’minîn’ sıfatlarının öne çıkarılmasına dik­kat edilmiştir. II. Abdülhamid’in halife unvanını padişah unvanından daha fazla önemsemesi ve hilâfetin üzerinde çok durmasının sebebi dünya İslâm dayanış­ması projesinde bu kurumun işgal ettiği mevkidir. Bunun sonucu olarak Osmanlı hilâfetinin meşruluğunun sorgulanmasına şiddetle tepki gösterilmiş, bunun tar­tışılmaz bir gerçek olarak bütün dünya­da kabul edilmesi için yoğun faaliyetler­de bulunulmuştur. Nitekim gerek bir ara­lık kendisinin de halife olduğunu söyleyen Fas sultanına gönderilen mektuptaki ifa­deler ve gerekse hilâfetin Kureyş’e ait olduğu iddia­sıyla Araplar arasında İngilizlerin yayma­ya çalıştığı ayrılıkçı fikirlere karşı gösteri­len tepki ve bunu önlemek için gösterilen faaliyetlerdeki kararlılık bu amaca yöne­liktir. Sırf bu gaye ile İstanbul, Kahire ve Londra’da Osmanlı hilâfe­tinin propagandası için gazeteler çıkarıl­mış, mevcut yayın organlarına destek sağlanmış veya müstakil hilâfet risalele­ri hazırlatılarak İslâm dünyasına dağıtıl­mıştır. Aynı şekilde İslâm dünyasından bazı nü­fuzlu ulema, önemli kişiler, tarikat şeyh­leri ve gazeteciler İstanbul’a davet edile­rek ağırlanmış, zaman zaman ortak me­seleler hakkında görüşleri alınmış ve bu misafirlerin kendi ülkelerinde yapacakla­rı çalışmalar için yönlendirmelerde bulunulmuştur.

Sultan II. Abdülhamid’e göre Osmanlı Devleti’­ni oluşturan Müslüman milletleri bir aile­nin fertleri gibi birbirine yaklaştıran kuvvet din birliğidir. Bundan dolayı öncelikle her­kesin Müslümanlığı vurgulanmalıdır. Din, milletin devamı için sahip olunması gere­ken temel unsurlardan biri olduğu gibi Devlet-i Aliyye’nin devamı ve bekası İslâmiyet’le kaimdir. O’na göre hassas bir konu olan ve ciddi anlaşmazlıklara götürmesi muhtemel bulunan milliyet meselesine itibar edilmemeli, bu­nun yerine Müslümanların kardeş oldu­ğu gerçeği üzerinde durulmalıdır, Müslümanlarda ise imandan sonra halife sevgisi en başta gelmeli, zihinlere din, devlet ve vatan sevgisi yerleştirilmelidir.

Bu anlayış sebebiyle II. Abdülhamid devrinde gerek devletin kimliğinde ve gerekse toplumsal hayatta hissedilir dere­cede bir ‘dindarlaşma’ görülür. Bu dönemde dinî kuruluşlara sağlanan imkân­lar arttırılmış, din adamlarının iyi yetişti­rilmesi yönünde alınan tedbirlerin yanı sıra bunların gelir seviyeleri yükseltilmiş ve çeşitli vesilelerle taltif edilmişlerdir. Üç aylarda medrese talebeleri her türlü masrafları karşılanmak üzere Anadolu’­ya gönderilerek halkın aydınlatılması dü­şünülmüş, dinî yayınların doğru ve güve­nilir bilgiler ihtiva etmesine dikkat edil­miştir. Cami, tekke, medrese gibi yapıla­rın bakım ve onarım işlerine itina göste­rilmiş, namaz, oruç gibi ibadetler teşvik edilmiş, memurların mesai saatlerinin namaz vakitlerine imkân verecek şekilde düzenlenmesine çalışılmıştır. Öte yandan özellikle İstanbul’da meskûn mahallerde meyhane açılması ve içki satışı yasaklan­dığı gibi Müslümanların Galata ve Be­yoğlu bölgesindeki meyhanelere girme­leri de engellenmiştir. Aynı şekilde din ve edebe aykırı her türlü davranışın kontrol edilmesi yönünde zabıtalar görevlendiril­miştir. Toplum içinde özellikle kadın­ların kıyafetlerine yönelik düzenlemeler yapılmış,  umuma açık yerlerde işret ve eğlence yasaklandığı gibi genel ahlâka aykırı her türlü temsil ve tiyatro oyununun sergi­lenmesine de müsaade edilmemiştir. İs­lâmiyet’in şeref ve haysiyetine halel getir­memek için benzer teşebbüsler yurt dışında da yapılmış ve Amerika, İngiltere, Fransa, İtalya’da konulan ve İslâm tarihin­den olan bazı temsil, tiyatro ve operetle­re, ‘hissiyyat-ı milliyye ve dîniyyeyi rencide ettiği’ gerekçesiyle diplomatik kanallardan müdahalede bulunulmuştur.

Şüphesiz bu uygulama ve düzenleme­lerin bir kısmı, özellikle toplumsal hayat ve genel ahlâkla ilgili olanları Osmanlı Devleti’nde daha önceki yıllarda da üzerinde durulan konulardır. Ancak II. Ab­dülhamid döneminde bunların ısrarla ta­kip edilmesinde, Tanzimat ve İslahat fer­manları uyarınca devletin tebaası arasın­da din farklılığının gözetilmemesi sonu­cu devlet kadrolarındaki gayr-i Müslimlerin sayısında artış olduğu ve Tanzimat’la birlikte gelişen bazı memur ve aydınların Batılı gibi davranma alışkanlıkları yüzün­den devletin İslâmî kimliğinde zaaflar be­lirmeye başladığı, buna bağlı olarak da devlet ve milletin arasının gittikçe açıldığı şeklindeki söylentilerinin önemli rolü vardır.

Bu dönemde hedeflenen din, devlet ve hilâfet anlayışının topluma yerleştirilme­si kısa vadede yukarıdaki pratik tedbirler­le desteklenirken uzun vadede ve köklü olarak eğitimle mümkün görülmüştür. Bu durum ve eğitim kurumlarından beklentiler, yine II. Abdülhamid’in çeşitli ira­de ve muhtıralarında açıkça görülmek­tedir, Padişah özellikle mevcut sistemi, öğretmenlerin seviyelerini, okullardaki müfredatın muhtevasını beğenmemek­te ve bunları gayri Müslim okulları ile kıyaslamaktadır. O’na göre devletin bekası okullarda dindar ve gayretli gençlerin yetiştirilmesine bağlıdır. Buna karşılık memleketin her tarafında açılan ve Avru­pa ülkelerinden sağlanan imkânlarla daha iyi eğitim veren gayr-i Müslim okulların­da eğitim çok kaliteli şekilde ve Hıristiyan inancı üzerine yapılmaktadır. Müslüman­lar da yabancı dil hevesiyle çocuklarını buralara göndermekte, bu okullara devam eden Müslüman çocukları İslâmî bilgi, âdet ve geleneklerden uzak Hıristiyan usulleriyle yetiştirilmekte, bu ise Osman­lı Devleti ve Müslümanların geleceği için tehlike arz etmektedir. Bu kabil tehlike­lerin önüne geçebilmek için Müslüman okullarının imkân ve kapasiteleri arttırılmaya çalışılmış, kaliteli ve dindar Öğret­menlerin görev almaları teşvik edilmiş, böylece yabancı okullara olan talep azal­tılmak istenmiştir. Diğer taraftan her seviyedeki okulların müfredatında din derslerine ağırlık verilerek dinini bilen ve öğrendiğini uygulayan insanların yetişti­rilmesi hedeflenmiştir.
II. Abdülhamid’in Araplarla meskûn vilâyetlere bakışı ve uyguladığı politikalar da ittihad-ı İslâm siyaseti çerçevesinde gelişmiştir. Tahta çıkışından kısa bir müd­det sonra Osmanlı Devleti’nin uğradığı büyük toprak ve nüfus kaybı, ilk anda hem kayıpların telâfisi hem de geri kalan­ların daha iyi muhafaza edilebilmesi zorunluluğunu ortaya çıkarmıştı. Bunun ya­nı sıra Doksanüç (1877) harbi felâketinin etkile­ri sadece Balkanlar ve Anadolu ile sınırlı kalmayıp Araplar arasında da kendini hissettirmiş, devletin geleceği hakkında Arapların endişeye düşmesine sebep ol­muştu. Savaşın hemen ardından Suriye ileri gelenleri toplanarak Osmanlı Devleti’nin yıkılması halinde Arap topraklarının durumunun ne olacağını tartışmaya başlamışlardı. Yine Hicaz’da Osmanlı Dev­leti’nin artık Rus nüfuzu altına gireceği söylentileri yayılıyor ve Arapların devlete sadakati zedeleniyordu. Savaş sonrasında karşılaşılan bu yeni du­rumda din kardeşliği ve İslâm dayanış­ması gibi fikirler sık sık ön plana çıkarıl­mıştır. Bu çerçevede önce Araplarla di­ğer Müslüman unsurlar (özellikle Türkler) arasında var olan problemlerin tesbiti yo­luna gidilmiş, bunların halledilmesiyle du­rumun tekrar düzeltilebileceği düşünülmüş, öte yandan Arapların devletin ida­ri mekanizmasına daha aktif ve daha yo­ğun biçimde katılmaları istenmiştir. Bir­çok Arap danışman, kâtip ve memur ta­yininin yanı sıra İzzet Paşa gibi üst düzey bürokratlar da göreve getirilmiştir. Ayrıca Arap eşrafının kazanılması ve bunların nüfuzuyla halkı yönlendirme gayretleri dikkat çeker. Bu çerçevede İstanbul’a da­vet edilen bazı ulema ve şeyhlerin yanı sıra vilâyetlerde bulunan eşrafın sarayla doğrudan temasına izin verilmiş, çeşit­li hediye, nişan ve taltiflerle sadakatle­ri sağlanmaya çalışılmıştır.

II. Abdülhamid dönemi ittihad-ı İslâm politikasının en çok yankı uyandıran ve üzerinde durulan cephesi dışa dönük ola­nıdır. Bu cephede dikkat çeken iki husus, hariçteki Müslümanlara yönelik mesaj ve faaliyetlerle bu Müslümanların ara­sında gelişen dinî, siyasî akımlar ve bura­dan hareketle Müslüman ülkeleri hâki­miyetleri altında tutan Avrupa devletle­rine karşı II. Abdülhamid’in yaklaşımı ve ortaya koyduğu tavırdır.

kaynak: tv5haber, Mustafa BİLGEN

 

Kısa adres:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica