Nesimi Hazretleri

Nesimi Hazretleri

“Ger bu gerçek âşığın derisin yüzerler, incinmez.

Zâhidin sırça parmağın kessen ikrârından döner, Hak’tan kaçar.”

Nesîmî Hazretleri meyyitin kabirde doğrulmasının ceseden değil ruhen olduğunu bildirdiği zaman, zâhirî ulemâ tuyan ettiler:

“–Ceset doğruluyor, yanlış söylüyorsun zındık!” dediler.

nesimi-kimdir

Nesîmî Hazretleri:

“–Tecrübesi kolay” dedi. “Yeni meyyitin karnına su dolu testi koyalım, üzerini kapatalım. Ertesi gün açalım, eğer testi devrilirse cezâma râzıyım”

Zâhirî ilim erbâbı:

“–Testi devrilir ise şer’an derini yüzmemiz lâzım” dediler. Nesîmî Hazretleri kabul edip, birisi kasıtlı devirmesin, diye kabrin yanından ayrılmadı. Hâl-i yakaza gördü!.. ilmi zahirin akılla ölçüye alamadığı yekaza hali manaya aşina olamayan bilge kişinin mana noksanlığıdır!

(Hal-i yekaza: Uyanık iken görülen mânâ.)

Yağmur yağıyor. Sahrâda bir çadır. Çadırın üzerinde delik. Delikten çadıra yağmur serpiyor. Nesimi hazretleri Çadırdan içeri girdi. Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz çadırın içerisinde. Elini öptü.

“–Yâ Resulallah, çadır delinmiş, içeriye su giriyor!” dedi.

“–Evet. O deliği senin yüzülen derinle kapatacağım. Gerçeği söyledin. Fakat ümmetim bu gerçeği idrak edecek kemâlâtta değil. Testinin devrilmediğini gören zahiri alim ve avâmın ekserisinin inançları zaafa uğrayacak. Sizi uyarmadım mı, ümmetimin kâbiliyetine göre konuşun, diye?!.”

“–Evet. Hatâmı anladım. Beni affet, yâ Resulallah.”

Peygamberimiz Efendimiz hatâsını anlayan, söylediği gerçeğin bu topluma göre olmadığından onun izahı üzerine mutmain olan Nesîmî Hazretlerine buyurdularki:

“–Bu hatânın telâfisi, tövbe, istiğfarı: Elinle testiyi devir. Derini yüzsünler.”

Emr-i Peygamberîyi hemen uyguladı. Mahşerî halk yanında kabir açıldı. Devrilen testiyi görenler batılda olsa inançlarında mutmain oldular.. bu yönlü ilimden başka gerçeğe iltifat etmeyen ulemâ “Dîn-i İslâm’a hizmet ediyorum” anlamında, “muzaffer kumandan” edâsı ile Nesîmî Hazretlerinin derisini yüzdüler. Müftü Efendi buyurdular ki:

“–Bu zındığın kanını âzânıza sıçratmayın. Eğer herhangi bir yerinize bulaşır ise o âzâyı şer’an kesmek lâzım.”

Böyle fetvâ verdi. Cilve-yi Rabbânî… Uzakta olduğu halde müftü efendinin serçe parmağına nasılsa kan bulaştı. Müftü parmağını sakladı. Kimseye göstermedi. Nesîmî Hazretleri yukarıdaki beytini okudu.

ALLAH rızâsı için derisini yüzdüren Nesîmî Hazretleri ALLAH’ı zikrederek, sahrâya doğru gitti. Bir daha Hazret’i gören olmadı. Bu cilveyi Rabbânî bütün insanlığa ibret olsun. Hazret-i ALLAH şefaatlerine nâil kılsın, âmîn.

Mâlik bin Dinar ve Sâbit Bennâm, Hasan-ı Basrî çağında Râbia’nın yanına gittiler. Râbia sordu:

“–ALLAH’a niçin ibâdet edersin?”

Mâlik cevâben:

“–Cennete müştâkım” dedi.

Sâbit Bennâm’a sordu:

“–Sen kulluk yapmakla ne istersin?”

Sâbit de:

“–Cehennemden korkuyorum” diye cevap verdi.

Râbia konuşmaya başladı:

“–Mâlik, sen yalnız bir şeye tamâhen çalışan işçiye benziyorsun. Sâbit, sana gelince, sopa korkusu ile çalışan işçiye benziyorsun.”

Onlar sordular:

“–Yâ Râbia, sen ibâdetle ne istersin?”

“–ALLAH sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk.”

Yunus Emre, ehl-i aşkın ne istediğinin sözünü söylemiş ama özünden deyimi ile sözüyle özünü göstermiş:

Cennet, cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri;

İsteyene sen ver anı, bana seni gerek seni.

***

Ehlullahın tek arzusu cennette cemalullahdır.”

Mevâlid-i selâse, çürüyüp, yok olmaya mahkumdur. Aslında cüz’iyetten başka bir şey değildir. Hayvânât, nebâtât, cemâdât: Bu üç şey külliyâta dâhil olan, daha büyük, daha heybetli varlıklar da aynı kuvvet karşısında bozulup yok olmanın lezzetini tadacaklardır. Çünkü bu âlem, bu kâinat ve bütün yaratılmışlar bir âlemi kevnî fesat içindedirler. Kâinât, her şey, bir taraftan yaratılmak, bir taraftan bozulup çürümek, yok olmak şeklinde değişmez bir kânuna tabidir. Bu kânun, bizim, cemâdât dediğimiz, ölü, cansız ve donmuş sandığımız bütün varlıklar için geçerlidir!.

***

Müsâvîdir seni sevmek, güzel sultânı sevmekle,

Yüzün âyine-yi nuru Hüdâ’dır, yâ Resulallâh.

***

Rabbım iyiyi, güzeli, hayırlıyı sen biliyorsun, ey semânın ve arzında nurunun halikı ALLAH’ım! Sen aşk-ı ilahiyenden lütfettiğin sayısız huzur dalgaları ile ruhumu kapla.

İlâhi! Dünya ve ahirette değeri olmayan, geçici şeylerle lüzumundan fazla meşgul olanlardan olmayalım!. Dünya ve ahiret faydası olmayan ilim ve anlamsız meşguliyetle zamanı boşa geçiren gafillerden eyleme. Rahmetinle, bizler hakikat fakiri, ahiret müflisi olmaktan sana sığınırız!..

Hazret-i ALLAH’ı sever isen, onun emirlerine göre hareket edebiliyor isen, dikkat et! İstisnaî yaratılışın şükrünü eda et. Duygusuzca hakikat garibi olmayasın!..

Hamd ve şükrünüzü yaratanınıza karşı ihmal etmeyin. Dünya ve ahiret güzellikleri, sây-i gayretinizden zuhur edecektir. Zuhur eden güzelliklerde rahmet tecellisine dikkat et.. Umulur ki gerçeği göreceksin!..

Her gün hayâtı yeni doğmuş gibi yaşayın. Sıhhat ve selâmetin için, kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak. Günü yaşa. Hal bugündür. Dem bu demdir.

Din-i İslâm’ın manasını Asr-ı Saadet gibi yaşamaksa muradın, içtihatsız şeriat ehlini doyurmadığı gibi, cehennemden başka görgüsü olamayan, mecrasından saptırılmış Din-i İslâm’ı anlatan na-ehlin izahı, gerçeği yaşayanları tatmin etmediği gibi, geçici hayatın garnitürü imiş gibi göstermekten ileriye yol bulamadığı zamanımızda çarpık yaşanılan bir vakıadır. “Ben sizin Rabbınız değil miyim?” hitabına “Evet” demiyen, dünyada cesetlenmiş ruhlar, sonsuz rahmet-i ilâhiyenin zuhuru ile aralanan mağfiret kapısından geçmeye yeltenirler. Her halinde samimi olanların da rahmet kapısından geçtiklerini görebilirsin. Bu yönlü rahmet-i ilâhiyeden istifade edenler çoğunluktadır!.

Adem (aleyh’s-selam): “Rabbenâ, zalemnâ” dedi: “Ey Rabbımız, biz nefsimize zulmettik” diye tövbe, istiğfar etti. Derecesi yüceldi.

Kıyâmete kadar ALLAH’ı bilen evlatlarına aczini bilmekte örnek oldu.

Şeytan da: “Beni azgın kılışın hakkı için diye, hakîkatı idrak edemedi.

ALLAH’ı suçladı. Huzurdan kovuldu ve lânetlendi. Çünkü gerçek ilim bu değildi. ALLAH’ı yeteri kadar bilmeyenlerin nefis duygusundan başka bir ilme sahip olamamanın yenemeyecek kadar acı ürünü!..

“Yedullâhi fevka eydîhim” (Allâh’ın eli onların ellerinin üzerindedir.)

(Fetih Suresi, 10)

 

“Yâ ALİ, şu hakîkatı bil ki: ALLAH yolunda yapılacak ibâdetlerin en yücesi, onun kullarına gönderdiği bir mürşidin mâneviyâtı gölgesinde bulunmak ona uymakdır. Bu âlemde herkes başka türlü ibâdet yolu tutar. Herkes kurtuluş yolu olan bir ALLAH’a varış tarîki arar. Sen bu yolların hepsini bırak. O âkil mürşidin âğuşunu seç. İçinde sana muhâlefet eden gizli düşmanlardan tamâmı ile kurtulmuş olursun. Böyle bir ibâdet senin için bütün başka ibâdetlerin üstündedir. Bu ibâdetle sen Hakk’a giden kâfilenin başında olacaksın.”

(Mevlânâ, Mesnevî-yi Şerîf, I/2965)

 

“Ene medinetün Ali babuha” (Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır)buyurdu Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz. O kapının parçası olan bu abd-i acizin mezhebi Hanefî, meşrebi Alevîdir. Ali ailesinin baba tarafından ve ana tarafındanda manevi ve maddi evlâtlarıyım, elhamdü lillah. HZ. ALLAH bu abd-i acizini bu şerefe lâyık kılsın, amin!..

 

***

“Ben sağ olduğum müddetçe,

Kur’ân’ın kölesi, bendesiyim.

Ben Muhammed Muhtâr (s.a.v)’in yolunun tozuyum.

Bir kimse benden bu sözden başkasını naklederse,

Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.

(Hz. Mevlânâ)

***

Yunus Emre ve gerekse şeyhinin Kâdirî olduğu Bursalı Mehmed Tâhir’in eseri Osmanlı Müellifleri’nin c. I, s. 192’de beyan edilmiştir.

PROFÖSÖR FUAT KÖPRÜLÜ merhum da eserinde Tabduk Emre’nin Kadiri ve halifesi Yunus Emre’nin de Kadiriyenin Yunusiye kolu olduğunu kesinlikle bildirir!..

***

135 sene evvel Ziyâ Paşa’nın görüşü:

Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm.

Dolaştım mülk-i İslâm’ı, bütün vîrâneler gördüm.

***

İslâmiyet’in gerçeğini maalesef zamana uyumlu küll olarak kavrayamadık. Güzellikleri benimsemiş, güzel şeyleri yedinde toplamış, ALLAH’a inanan toplumlar İslâm’ın bu yönünü iyi anlamış yaşayan toplumlardır.

 “İslâmiyet ALLAH indinde tek dindir, başka din yok” bildirisini de yeteri kadar anlayamadık. Enâniyetimizin bildirisini îlan edercesine. “Müslüman yalnız biziz” dedik. Başkalarına bu hakkı tanımadık. 21’inci asırda hâlâ bu gerçek bilinemediğinden, Avrupada, Amerikada, dahi bazı güzellikleri yaşasalarda o güzelliklerin islâmiyyet olduğunu bilmeden yaşıyorlar bilecekler inşaALLAH. ALLAH’ın varlığına inanan insan, ALLAH’ın Kur’ân’da bildirdiği ile o kul müslümandır. Emr-i ilahiyi gücü nisbetinde yaşıyorsa mü’mindir, müttekidir, İnşaALLAH. İlahi ehliyete sahip din adamlarımız bu gerçeği çekinmeden, korkmadan anlatırlarsa İslâm’ın kimliğini dünyâ bilecek ve anlayacak.

İnsanı kuvvetlendirmek lâzım, şeytan ve nefisle mücâdele için; psikolojik olarak iç âlemimizi, sosyolojik olarak dış âlemimizi.

Kötülükleri iyilikle def edersen düşmanın sana umulur ki iyi bir dost olur!.

“Biz insana şekil verdik. Sonra ruh verdik. Meleklerin ve cinlerin ona secde etmesini emrettik.”

(Sâd Suresi, 72).

İnsan meleklerin ve cinlerin kıblesidir. Bir mânâda, hazret-i insan inanan Benî Adem’in mihrâbıdır.

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatlere ittibâ etmeyenler, ise peygamber efendilerimizin tâbiîninden sayılmazlar. Bâzı umurda dînî hakîkatlere uymayanın îmanında o nisbette zaaf vardır. Bu hal îmanın kemâline aykırıdır.

 

“Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz!”

Yalnız ilim istemek sapkınlıktır. Yalnız amel istemek de sapkınlıktır. Lüzumunda, bilerek icrâ edilen ilim, bilmeden yapılan sâlih amelden şereflidir. İlim amelden, irâdeden evveldir.

Önce ALLAH’ı bilmek, sonra ALLAH’a ne vechiyle kulluk edileceğini bilmek. Bu hal ise ilimle olur. İlim ALLAH’ı bilmektir, denildi.

İhlas üzere ol. Az amel etsen de samîmiyetin kifâyet eder.

“Dindarın lâiklikten zoru olmaz. Lâikin de İslâm’dan korkusu kalmaz.” (Prof. Dr. Hüseyin Atay)

Düne kadar cumhuriyeti, demokrasiyi, lâiklikliği Din-i İslam’a vurulan bir darbe gibi gösterenlerin ekserisi, bilge geçinen kişilerin İslâm’ı nakledişlerinde ve icraatlarında görülüyordu. Aldıkları tedrisat ve ilmin çok yönleri güzellikleri görmelerine engel idi. 21’inci asra yeni girdiğimiz şu günlerde bütün dünyada HZ. Allah’ın varlığını idrak eden kitlelerin çoğaldığını Din-i İslam en son gelen emr-i ilahiye hayranlık duyduklarını zevkle seyrediyoruz. Dünyadaki bu ilerlemeye engel olanlara ALLAH fırsat vermesin, amin!…

“ALLAH’a itaat eden kimseye âsî olanı gördün mü?!”

(Fudayl b. Iyâz -k.s.-)

“De ki: “Ey Ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz. ALLAH’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve ALLAH’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman “bizim müslüman olduğumuza şâhitler olun” deyiniz.”

(Al-i İmrân Suresi, 64)

 

Dâvut (aleyh’s-selâm)’a Hazret-i ALLAH (c.c) şöyle vahyetti:

“Ey Dâvut, fâideli ilim öğren.”

Dâvut (a.s.) sorar:

“–Yâ Rabbi, fâideli ilim nedir?”

“Benim cemâlimi, azemetimi, büyüklüğümü anlamaktır. Gücümün her şeye yeter olduğunu bilmektir. İşte bu anlayış ve bu bilgi seni bana yakın kılar. Çünkü ben cehâleti özür olarak kabul etmiyorum.”

***

“Oğlum, içhuzuru ilmini öğren. Çünkü onun bereketisenin tahmîninden çok üstündür.”

(Seyyit Ahmed er-Rufâî)

***

“Ben kâinâtı yarattım. Ey insan, sen onu düzene sokacaksın.”

***

“Bir ilim insana fâide veriyorsa dindir. Vermiyorsa lâ-dindir.”

(Prof. Dr. Hasan Elik)

***

“Kur’ân size kardeşlik için gönderildi. Eğer size düşmanlık getirdi ise sizi Kur’ân okumaktan men ediyorum” buyurdu Hazret-i Peygamber (s.a.v.).

Hazret-i Ömerü’l-Fâruk (r.a.) zamânında bir kişi namaz kıldırır iken yalnız Abese Suresi’ni okuyordu. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdu ki:

“–Sen bu sureden başka sure bilmiyor musun? Bu sureyi sana ömür boyu yasaklıyorum. Sen Hazret-i Resulullâh’a karşı gibisin.”

***

Papazlar din adına inananların dünyâsını kararttı. Edison elektriği îcatla rahmet hazinesinin zuhur kaynağı, zuhur merci’i oldu.. insanların dünyâsını aydınlattı.

***

Dinle: Dünya ve ahireti karanlık, gazab-ı ilâhi olarak irfaniyetsiz iştigal eylediğin ilminle ‘aydınlatıyorum’ zannı ile karanlığa öyle gömdün ki, HZ. Allah’ın ila-yevmil-kıyame nur-u ilâhinin maddede zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetleri, karanlık ölçüne uyduramadın. Rahmet-i ilâhiyenin zuhur mercii kıldığı bahtiyarları, çarpık imanının zuhuruna uygun göremediğinden; HZ. ALLAH’ın rahmeti olarak göstermek bu yönlü ilminin dışında kaldığından, hikmetini bilemediğin İslâm’ın inancına ve aldığın tedrisata ters düştün!

Çarpık zihniyetinden olur ya, hayalinle EDİSON’u sokuşturduğun cehennemden çıkarır da cennette olmasına rıza göstermeye kalkışmanla, zatın gibi düşünen zümrelerde olmayan mananın iflasına sebep sen olur isen; cehennemden başka yeri bilmeyen malum toplumların kıyametinin kopmasına da sebep olursun!..

Şunu iyi bilesin ki: Rahmet-i ilâhîyenin kafirden zuhuru; gazabı ilâhinin mü’minden zuhuru görülmemiştir. Ve dahi düşünülemez de!..

***

Her ne kılmış ise adâlettir, Cenab-ı Kibriya;

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm!…

***

Rahmet-i ilâhîyenin yani güzelliklerin zuhur mercii şahsiyetler ve beldeler istisnaidirler. Şahısda güzellik zuhuru İslam’dandır. Toplumlarda zuhuru ise rahmet-i ilâhiyenin çoğuludur.

Tabiattaki kânunlar âyettir. Tabiatla Kur’ân’ı ayırmak mümkün değildir.

O tâlibin sînesi levh-i hâfız iken levh-i mahfuz olur.

Ve onun aklı ruhundan haz ve feyiz alır.

Akıl evvelâ onun hocası iken sonunda talebesi olur.

Anladın mı? İlmi fizikten öteye yol bulamayıp, aklı din edinen, nakle işine geldiği gibi mana veren, korkunç zekaya sahip kılınmış! Anladığım kadarı ile yakınlarında zuhur eden çarpık maneviyatın ağırlığını taşıyamamış, maneviyatın kaza-zedesi, çok bilen kardeşim!. Aczini bilir, güç ve kudretin yalnız ve yalnız Allah’tan olduğunu idrakinle, benliğinden uzaklaşıp rahmet vesilelerine hürmette kusur etmeyerek merciine samimi müracaat edersen, beni kurtaran ALLAH seni de kurtarır inşaALLAH..

“İlâhî, beni mârifetine kavuşturdun. Sonra bana mârifet verip senin düşünceni kalbime koydun. Yalnız kendin için seçtin.”

(İbrâhim Edhem -k.s.-)

***

Avâzeyi bu kubbeye Dâvut gibi sal;

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

(Bâki)

***

“Ümmetim geçmiş zamâna göre değil, yaşayacağı zamâna göre hazırlansın.”

(Hadîs-i Şerîf)

Bu hadîsi duyurmak 30 Ocak 1995 târihinde Mekke’de, sabah namazından sonra bu abd-i âcize vazîfe olarak verildi.

“Kim bana yer yüzü dolusu kadar hatâ ile gelse, fakat hiçbir şeyi şirk koşmamış bulunsa, ben de onu işlediği hatâ kadar mağfiretle karşılarım.”

Kaynak: Pir-i Galibi Merhum Hacı Hasan Kuşçuoğlu Hazretleri

Nesimi Hazretleri” konusunda Bir Fikir

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir