Cifr Nedir?

Cifr Nedir? Kur’an-ı Kerim, insanları hidayete sevketmek için gönderilmiş bir kitaptır. Onda şifre, rumuz gibi şeyler aramak, gelecekten haberler çıkarmak aslî gayesine uygun değildir. Eskiden beri süregelen Kur’an’ın gizli şifreler içerdiği iddiaları, zihinleri asıl üzerinde durulması gereken meselelerden uzaklaştırmaktadır. Halbuki insanın geleceğe dair kesin olarak bildiği bir şey varsa, o da bir gün Rabbi’nin huzurunda çıkacağı ve nasıl kulluk yaptığının sorulacağıdır.

Kutsal kitapların bir sayısal sistem ihtiva ettiği iddiası, İslâm öncesi dönemlerde ortaya çıkmış ve bilhassa Yahudi kültüründe yaygınlık kazanmıştır. Yahudilik içindeki Kabalistik hareket, Tevrat’ın batınî yorumunu ihtiva eden Zohar’da harflerin sırlarına dayanan bir ilimden söz etmiştir. Yaygın kanaate göre Kabalistler’in en önemli kitaplarından biri olan Sefer Yezirah, Hz. Musa a.s.’ın Tur-i Sinâ’da yakınlarına öğrettiği “ilm-i esrar”dan oluşmuştur. Keza Hıristiyan kültüründe de Aziz Augustinus gibi Kilise babalarının yazılarında Cifr (Cefr) ilmine dair birçok örneğe rastlanır.

İslâm tarihinde bu tür iddialar ilk defa Şiî-Batınî çevrelerde ortaya atılmıştır. Şiî kaynaklarına göre Hz. Ali cifir-nedir_r.a., Kur’an’ın batınî manalarını Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den öğrenmiş ve insanların muhtaç olduğu bütün bilgileri “cefr” adı verilen kuzu veya oğlak derisi üzerine yazarak el-Cefr ve el-Câmia adlı iki eser telif etmiştir. Yine onların iddiasına göre, geçmiş peygamberlere verilen kitapların özünü, ayrıca kıyamete kadar gerçekleşecek bütün dinî ve siyasî olaylarla karşılaşılacak problemlerin çözüm yollarını ihtiva eden bu eserler, ancak Ehl-i Beyt imamları tarafından çözülebilecek rumuz ve şifrelerle doludur.

Oysa Hz. Ali r.a.’ın, “Kim bizim yanımızda okuduğumuz Kitab’ın ve şu sahifenin dışında bir şey olduğunu iddia ederse yalan söylemiştir” (Buhârî, Ahmed b. Hanbel) dediğini biliyoruz. Zikri geçen sayfada da sadaka (zekât) ve diyet hükümlerinin yazılı bulunduğu, yine adını verdiğimiz kaynaklarda belirtilmektedir. Diğer bazı Şiî kaynaklara göre ise söz konusu kitapları yazarak Cifr ilmini kuran, Cafer-i Sadık rh.a.’dir.

Cafer-i Sadık rh.a.’in öğrencilerinden biri olan ve daha sonra ona tanrılık nisbet ederek İslâm dairesinin dışına çıkan Ebu’l-Hattâb el-Esedî isimli şahıs ile ondan sonra gelen bazı aşırı şiîler, Kur’an’da bazı surelerin başında bulunan huruf-u mukattaa ile diğer bazı ayetlerin batınî manalarına dayanan ve geleceğe ait olayların bilgisini elde etme yolu olduğu ileri sürülen bu ilmi Cafer-i Sadık’a atfetmişlerdir.

Bilahare Şia’nın İsmailiyye kolu ile bütün çalışmalarını gizli yaptıkları için kimlikleri tam olarak bilinemeyen İhvan-ı Safa adlı grup tarafından Cifr, batınî yorumların temel kaynağı haline getirilmiştir.

Cifr ilmi Cifr ilminin temel karakteri, varlıklarla harfler arasında gizli bir ilişki bulunduğu tezine dayanır. Arap alfabesini teşkil eden 28 harf şemsî-kamerî olmak üzere ikiye; mesrurî, mebrurî, melfuzî olmak üzere üçe bölünür. Yahut 28 harf, Ebced’deki sıraya göre ilk yedisi ateş, ikinci yedisi hava, üçüncü yedisi su ve dördüncü yedisi toprak olmak üzere dörde ayrılır.

Harflerdeki tasarrufun sırrı, teşkil edilen terkipteki mizaca bağlanır, yahut harflere, yine ebced sıralamasına göre sayısal değerler verilerek harflerle sayılar arasındaki ilişkilerle bunlara tekabül eden rumuzlardan oluşan bir yol izlenir.

Arap alfabesinden kendilerince belirlenmiş 22 harfin kullanılması ile elde edilen cifre “küçük cifr”, 28 harfin kullanılmasıyla gerçekleştirilene ise “büyük cifr” denir.

Cifr, İsmailîler vasıtasıyla Kuzey Afrika’da yaygınlaşmış, onlardan sonra da bu ilmin en önemli temsilciliğini Kuzey Afrika’daki Muvahhidler devletinin hükümdarı İbn Tûmert yapmıştır. İbn Tûmert, Cifr ilmini İmam Gazzalî rh.a.’in Kitabu’l-Cifr adlı eserinden öğrendiğini ileri sürmüş olsa da, İmam Gazzalî rh.a.’in, Fedâihu’l-Bâtıniyye adlı eserinde harflerin esrarı konusunda Batınîler’e yönelttiği eleştiriler dikkate alındığında, bu iddianın doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Daha sonra Muhyiddin ibn Arabî k.s. harflerle varlıklar arasında sıkı bir ilişki bulunduğunu söylemiş ve harflerin sırlarına vakıf olan kimsenin istikbalde vuku bulacak bütün olayları keşfedebileceğini belirterek, el-Fütuhâtu’l-Mekkiyye adlı eserinde harflerin mertebelerine geniş yer ayırmıştır. Hatta kendisine nisbet edilen eş-Şeceretu’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye isimli eserde Osmanlı hanedanının hükümranlık süreleri hakkında yapılmış tesbitler mevcuttur. Bu eser pek çok alim tarafından şerh edilmiştir.

Ancak birçok araştırmacı, gerek bu eserin, gerekse yine Cifr konusundaki Cefru’l-İmam Ali b. Ebî Tâlib, ed-Dürrü’l-Munazzam, Miftâhu’l-Cefri’l-Câmi’ ve Cefru’n-Nihâye isimli kitapların İbn Arabî’ye ait olduğunu şüpheyle karşılar.

Şifreler ve Cifr ilmi

Öncelikle belirtelim ki, sayılara ve harflere belli birtakım anlam ve değerler yükleyerek bunlarla olaylar arasında irtibat kurmayı amaçlayan Cifr ilmiyle, bugünlerde ülkemizde gündemde olan “Kur’an şifresi”, birbiriyle hiçbir irtibatı olmayan iki ayrı husustur.

Cifr ilmi, gerçeğe tekabül kabiliyet ve imkânı bir yana, çoğu zaman kendi içinde tutarlı bir sistemi yansıtırken, “şifre” iddiası ilmî açıdan tam bir komedi görüntüsü vermektedir. Zira şifre sistemi işletilirken belli prensiplere bağlı kalınmamakta, hatta önceden tesbit edilmiş hiçbir prensip ihtiva etmemekte ve daha da önemlisi, önceden tayin edilen sonuçlara ulaşmak için her seferinde değişkenlik gösteren yöntemler izlenmektedir. Olaylar tarihlenirken kimi zaman hicrî, kimi zaman miladî takvim esas alınmakta ve en mühimi, Kur’an’ın orijinal Arapça metni üzerinde değil, Türkçe mealler üzerinde çalışılmaktadır.

Kısaca belirttiğimiz tutarsızlıkları dolayısıyla ilmî hiçbir temeli bulunmayan şifre iddiasının ciddiye alınır bir yönü bulunmamaktadır.

Sonuç

Kur’an, insanları hidayete sevketmek için gönderilmiş bir kitap olduğu için onda şifre, rumuz gibi şeyler aramak doğru değildir. Ayrıca şurası da kesindir ki Kur’an’ın bir şifre sistemi içerdiği ve bu sistemin keşfedilmesiyle gaybî hususların açığa çıkartılabileceği konusunda ne Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den, ne de Sahabe’den (Allah hepsinden razı olsun) sahih herhangi bir şey nakledilmiştir.

Kur’an, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hakkında, “O, gabya ait haberlerde cimrilik etmez” (İnfitar, 24) buyurmaktadır. Yani Rasulullah s.a.v. Efendimiz, gaybla ilgili olarak ne biliyorsa, cimrilik etmeden onu olduğu gibi tebliğ etmiştir. Şu halde eğer Kur’an’ın bir şifresi olsaydı, Efendimiz s.a.v.’in onu da ümmetine haber vermiş olması gerekirdi.

Cifr ilmine gelince, biz burada İmam Gazzâlî’nin görüşünü benimseyerek harflerin belli anlamlar ve sayısal değerler ifade ettiği konusunda hiçbir tutarlı ve ilmî delil bulunmadığı kanaatini taşıyoruz. (Fedâihu’l-Bâtıniyye, s. 66-71)

Ne Kur’an’da, ne de Sünnet’te bu konuda herhangi bir haber ve bilgi mevcut olmadığı gibi, ilk dönem alimlerinden de Cifr ilmiyle ilgili bir görüş nakledilmiş değildir. Kıyamete yakın zuhur edecek önemli olaylar bizzat Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz tarafından, bizlere kadar güvenilir yollarla nakledilmiş hadislerde zaten haber verilmiştir. Bundan ötesi eğer bizim için bilinmesi gerekli şeyler olsaydı, mutlaka haber verilirdi.

Bununla birlikte Allah’ın veli kullarının, geçmiş ve geleceğin gaybı hakkında keşfî bilgi edinmesinin her zaman mümkün ve vaki olduğuna inancımız da tamdır.

Ancak Ehl-i Sünnet alimleri, böyle bilginin bile diğer insanları bağlayıcı kesin bir delil olmadığını ve onu elde edenin de, diğer dinî delillerle çatışmaması şartıyla onunla amel edebileceğini söylemişken, Cifr gibi kesinliği hakkında elimizde herhangi bir dinî delil bulunmayan bir uğraş sonucu elde edilen bilgilerin dinî herhangi bir değer taşımadığını akıldan çıkarmamak gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

forty one − = thirty nine