Doğma Nedir | |

Doğma Nedir

Doğma Nedir? Doğma Skolastik Düşüncenin Bir ürünümü. Milli Gazete Yazarı Doğma ve Düşünce adlı bir yazı yazdı… Yazının tamamını okuyabilirsiniz. Yazarın bütün yazılarını okumak için yazıın sonundaki lilnk’e tıklayarak ulaşabilirsiniz.
.
.
Dogma” kelimesi kökeni itibariyle Grekçe’dir ve Batı dillerine “dogma” ya da “dogme” olarak geçmiştir. Türkçe karşılığı olarak “nass”, çok kullanılmasa da dilin sadeleştirilmesi çerçevesinde “inak” kelimeleri verilmektedir.
dogma_skolastikAsıl olarak “dogma” felsefe alanına ait iken, özellikle Ortaçağ Skolastiğinde belirgin bir konum ve anlam kazanmıştır, denebilir. Gerçekte Skolastik düşünce veya felsefe, “felsefi” biçim içerisinde işler görünse de, klasik anlamda bir felsefe olup olmadığı hâlâ tartışmalıdır. Tartışılır olması, Skolastiğin kendine özgü bir düşünce sistematiğinin bulunmadığı anlamına gelmez. Bu bağlamda, Etienne Gilson, her ne kadar felsefi bir sistem olduğunu ileri sürse de, belki süregelen tartışmaya bir bakış açısı katabilir, ancak sorunu bütünüyle ortadan kaldırır gözükmemektedir. Çünkü Skolastik düşünce, soyut ve teknik anlamında düşüncenin kendi bağlamında gelişip ilerlemesini, karşılaşılan sorunların çözümünü veya çözüm imkânını hazırlayıcı yönde, son tahlilde, verimli olmuş sayılmamaktadır. Fakat kendi içinde derinlemesine bir çaba ve gayret gösterdiği açıktır. Ne var ki, bu derinlemesine gerçekleştirilen çaba ve gayret, evrenin, doğanın, insanın, toplumun, devletin birer olgu olarak kavranılması sonucuna vardırmamıştır. Bütünüyle, merkeze koyduğu “Tanrı” olgusu da dâhil, bütün bunları kendi gerçeklikleri ve bağlamları dışında kavramaya, tanımlamaya, açıklamaya ve temellendirmeye yönelmiştir. Bu yöneliminde, bir an olsun kuşkulanmak şöyle dursun, beliren en küçük bir duraksamayı bile, kendi çaba ve gayretinin yeterli derecede ortaya konulmadığına bağlamıştır.
Genel olarak, sözlük anlamı itibariyle, dogma “doğruluğu sınanmadan benimsenen ve bir öğretinin ya da ideolojinin temeli yapılan” (Akarsu, Bedia: Felsefe Terimleri Sözlüğü, İkinci Baskı, TDK Yayınları, Ankara 1979, s.54) iddia, daha doğrusu mutlak ilke şeklinde açıklanabilir. Bir başka şekilde ifade edilmek istenirse, sıkı sıkıya, büyük bir güçle inanılan, otoriteye dayanan, olgulardan ve gözlem ve deneyden bağımsız olarak kabul edilen iddia veya ilkedir (Cevizci, Ahmet: Felsefe Sözlüğü, İkinci Baskı, Ekin Yayınları, Ankara 1996, s.202). İşte, doğruluğu sınanmadan inanılan ve kabul edilen herhangi bir ilke, iddia veya düşünce, kendiliğinden “doğma” düzeyine yerleşeceği için, bu tarz davranış, anlayış, yaklaşım da dogmacılık niteliği kazanacak demektir. Nitekim kendiliğinden doğru, mutlak, değişmez kabul edilen bu ilkelere dayanılarak, insan bilgisinin mutlak hakikate erişebileceği, aklın mutlak bir değeri olduğu gibi önermelerin kabul edilmesi de kaçınılmaz olacaktır. Sözgelimi, akıl ile mutlak hakikate ulaşılacağı iddiasını ifade eden, başta Aristoteles olmak üzere, Saint Thomas, Descartes, Spinoza gibi filozoflar “akılcı dogmatik” olarak adlandırılacaktır. Buna karşılık, “sezgi”yle mutlak hakikate ulaşılabilineceği iddiasını dile getiren Henri Bergson’un anlayışı da dogmacılığa çıkar (Bolay, S.Hayri: Felsefi Doktrinler Sözlüğü, Üçüncü Basım, Ötüken Yayınları, İstanbul 1984, s.76-77).
Çoğunlukla, dogmacılık “din” alanında konumlandırılır iken, dinin insana hitap etme biçimi ve insanın buna karşı verdiği tepki olan “inanma” düşünce ve eyleminden hareketle böyle bir yargıya varılmaktadır. Oysa din insana yönelik çağrısını, onun doğal yapısını ve bunun işleyişini temel almaktadır. İnsan dinin, kendisine yönelen ilkelerini temellendirmediği gibi, bunu kabul ederken de doğal yapı ve yeteneğini ortadan kaldırmamaktadır. Kaldı ki, insan dinin kendisine önerilen ilkelerini duygu, düşünce dünyası ve yeteneği ölçüsünde kabul ederek içselleştirmekte, anlamlandırmasını bu çerçeve içerinde gerçekleştirmektedir. Ancak, söz konusu ilkeleri, kendi doğal yapı ve yeteneğini iptal etmek suretiyle, hayatına, davranışlarına yansıtma sürecinde, belki dogmatik bir yol izleyebilir. Bu durumda bile, dinin ilkeleri özünde, mahiyet ve niteliğinde bir eksilmeye uğratılmazlar.
Gerek genel, gerek felsefi ve gerekse bilim alanında dogmacılığın ortaya çıkma imkânı daha fazladır. “Geleneksel düşünce” olarak tanımlanan alanda dogmacılık ağırlıklı bir tarzda daima söz konusudur. Felsefe alanında, belli bir dönem dogmacılık hâkimiyet kurabilse de, gerçek anlamda felsefi yöntem ve düşünme karşısında bu hâkimiyeti uzun süre devam edemez. Çünkü, felsefenin olmazsa olmaz niteliği olan “eleştiricilik” tavrı buna engeldir. Bilim alanında da benzer bir görünüş söz konusudur. Asıl olarak dogmacılık, anlaşılış ve kavranılış biçimi bir hayli muğlak olan siyaset alanında gerçekleşir. Fakat siyaset, uygulanış itibariyle, her an yeni önermelere açık ve mutlak bağlı olduğu için, her an değişmeye elverişli ilke ve araçlara yönelir, ama bunu “dogmatik” bir tarzda yapar. Dogması ise, siyasetin varlık şartı olmayan, ama öyle sanılan “iktidar”, yani güçtür.
milligazete.com.tr/dogma_ve_dusunce_/ismail_killioglu/kose_yazisi/32421
İsmail KILLIOĞLU

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter