KÜLTÜR MİLLİYETÇİLİĞİ

İki türlü milliyetçilik vardı; biri etnik, diğeri kültür milliyetçiliği. Atalarımız dinimize de uygun geldiği için kültür milliyetçiliğini benimsemişlerdi.

Buna dair tarihimizde pek çok örnek var; bunlardan biri de Hamza Osman Erkan’dır. Afyonkarahisar, Kocaeli sonra da Sakarya milletvekili olarak Meclis’te bulundu. Sakarya milletvekili olduğu sıralarda, zaman zaman Demokrat Partili olan babamın yanına da uğrardı. Konuştukça ağzından bal damlar, macera dolu hayatını gözümüzü kırpmadan dinlerdik.
Büyük Çerkes sürgününde (1864) İstanbul’a gelen bir ailenin çocuğu idi. Cenevre ve Paris’te ekonomi ve bankacılık eğitimi gördü; ailesi de Cenevre’ye yerleşti. Avrupa’yı gören, dilini öğrenen, annesi ve kardeşleriyle de artık oralı olan Hamza Osman’ın bizimle ne ilgisi olabilirdi?

Birinci Dünya Savaşı’nda milletimiz ölüm kalımla karşı karşıyadır. Annesinin, kardeşlerinin ona ne söylediğini bilmiyoruz, bilhassa anneler çocuklarına çok düşkündür, ama o Türkiye’ye geldi, gönüllü olarak savaşa yazıldı. Çoğunluğu İzmit’teki göçmenlerden oluşan “Osmancık Gönüllü Taburu”nun bir mensubu olarak Irak’ta görev aldı.

Savaş başlamadan önce, Irak’ın boydan boya Müslüman olması göz önünde bulundurularak, Genelkurmayımız, bu bölgedeki birliklerin büyük bir kısmını ya İran’a ya da Filistin’e sevk etmişti. Herhalde bunu haber alan İngilizler, Şat-tül Arab’ın girişindeki Fav mıntıkasından çıkarma yapmışlardı. Bu gelişmeler karşısında Irak ve havalisi genel komutanı Tümgeneral Cavid Paşa, daha önceleri burada jandarma tabur komutanlığı yapmış olan Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri Bey’in acilen Basra Valiliği’ne ve 38. Tümen Kumandanlığı’na atanmasını istedi. İşte Cavid Paşa’nın bu feryadı Irak’a giden birliğin arasındaki Hamza Osman’ın hatıraları da peşini bırakmıyordu: “… Sapanca’ya kadar uzanan göl ve orman ne güzel… Bilhassa Sapanca gölü İsviçre göllerini, mektebimi bana hatırlattı. Her geçen dakika beni onlardan biraz daha ayırıyordu. Kim bilir onları bir daha ne zaman görecektim.”

Irak’a ulaşıp cepheye intikal ettiler. Bizim askerimizin elinde modası geçmiş silahlar vardı; fakat Mehmedciğimizin cesareti, güçlü pazusu onu telafi ediyordu. Bu elverişsiz şartlara rağmen “Rota” ve “Şuaybe” muharebeleri cereyan etti. İngilizler de çok iyi savaşıyordu. Londra’nın üniversite talebeleri, dizlerine kadar suya batarak ileri siperlerimize büyük bir cüretle yaklaşmışlar, yan tarafımızdan sarkarak arkamızı çevirmek istemişlerdir. Yüzbaşı Cemil, Osmancık Taburu’nun başında bulunuyordu; yerden fışkırırcasına savaş meydanını inleterek ‘Allah! Allah!’ nidalarıyla düşmanın üzerine atıldı. Askerleri de kendisini yalnız bırakmadılar, ortalık ana baba gününe dönmüştü; nihayetinde süngümüzle muzaffer olmuş, bu savaşı kazanmıştık. Birçok askerimizle birlikte kumandan Yüzbaşı Cemil de şehitlerimiz arasındaydı. Süleyman Askeri Bey de bu muharebede iki ayağından yaralanmıştı.

Doktorların bütün ısrarına rağmen hastanede kalmayıp Nasıriye’ye gelen Süleyman Askeri Bey, Türk taarruzunu tahmin edip Irak’ı takviye etmeye karar veren İngilizlerden daha hızlı hareket etmek için hücumu başlatmıştı. Yaralı olduğu için harekâtı sedyenin içinde yönetiyordu. İşler Türklerin aleyhine dönmeye başlayınca büyük bir gayretle sedyeden kalkıp savaşa katılabilmek için atına binmeye çalışan Süleyman Askeri Bey, yarasından dolayı muvaffak olamamış ve büyük bir kahırla kendisini yeniden sedyeye bırakmak zorunda kalmıştır. Savaşın iyice kızıştığı ve aleyhimize döndüğü bir anda yanında bulunan aşiret reislerine şunları söyledi: “…Kadınların bile muharebe etmesini beklediğim böyle müşkül ve hayati bir zamanda harbe seyirci kalmaktan utanmıyor musunuz? Köpekler bile yabancıları mahallelerine yaklaştırmazlar. Onlar kadar olamadınız.”

İngilizlere karşı savaşı kaybetmeyi gururuna yediremeyen Süleyman Askeri Bey, arabasının içinde tabancasıyla intihar etti. Aynı gece Nuhayle’deki komutanlık karargâhına götürülerek çadırının içine kazılan mezara, bütün silah arkadaşlarının gözyaşları arasında defnedildi. Büyük edibimiz Süleyman Nazif, onun için şu satırları yazmıştır: “Süleyman Askeri Şuaybe önünde ihtiyari ile müebbeden kaldı. Onun oradaki mezarı, bizim müebbeden yıkılmayacak olan istihkamlarımızdan birisidir. Bir memleketin şuhedası da evladı zihayatı (yaşayan) müdafaasını deruhte ve ifa eder.”

Hamza Osman’ı Birinci Dünya Savaşı’nda ülkemize getiren ne idi? Etnik milliyetçilik insanları böler; kültür milliyetçiliği ise insanları bütünleştirir. Zaten büyük devletler kurmamız da bizim kültür milliyetçiliğini ne kadar derinden benimsediğimizi gösteriyor. Milletimiz geleneksel kültürümüzü hayatına katarsa elbette doğru yolu bulacaktır.

Mehmed Niyazi