İSLAMVEDİNİslam ve Din , Davul ve zurnayla gelen inkılaplar pek önemli değildir; gümbürtüleri fazla olur, fakat hayattaki etkileri yüzeyde kalır. Önemli olan zihniyetteki inkılaplardır; çünkü her toplum zihniyetine göre dünyasını kurar. Zihniyetin oluşmasında itikadî unsurlar en temel unsurlardır. Nasıl ki sağlıklı bir insanda zihniyetle itikadın uyumu şartsa, toplumlarda da öyledir; aksi bir durum şizofrenik bir olaya sebebiyet verir. Ne bir din ne de beşeri bir ideoloji İslamiyet kadar ilmi ve âlimi övmemiş, lüzumuna işaret etmemiştir. Bütün insanların Hz. Adem’in çocukları olduğunu, hepsinin ‘Tarak dişi’ gibi eşitliğini ilan eden İslamiyet, yalnız iki insanın farklılığına işaret ediyor; “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” İlmin ve tefekkürün önemini zihinlere nakşeden pek çok ayet ve hadisi kendilerine rehber kabul eden Müslümanlar, İslamiyet’in ilk yüzyıllarında derin heyecanlarla çeşitli ilimlere sarıldılar.

Dönenim imkanları el verdiği ölçüde, ilim öğrenmek gayretiyle dünyanın çeşitli bölgelerine dağıldılar. Oralardan getirdikleri ve kendi ürettikleriyle Medine, Mekke, Bağdat, Şam ilim merkezleri haline geldiler. Daha sonraları Taşkent, Semerkant, Buhara ve diğer Orta Asya şehirleri bunlara katıldılar. Şehre gelen kervanlardaki ilim meraklıları, şehrin giriş kapılarına asılmış kâğıtlarda, hangi âlimin, hangi cami veya medresede saat kaçta hangi konular hakkında ders yapacağı, sohbet edeceğini okurlardı. Müslümanların kurdukları, ilme hizmet eden vakıflar İslam ülkelerinin en ücra köşelerine kadar yayılmıştı. Bütün İslam dünyasında baş döndürücü ilmi bir seferberlik hakimdi; zaten bunun içindir ki İslamiyet kısa sürede doğuda Çin Seddi’ne, batıda Atlas Okyanusu’na dayanmıştı.

Peygamber Efendimiz’den bir süre sonra İslam dünyasında çok değişik telakkilere rastlıyoruz. Sahte peygamberler, şirke esas olacak inançlar ortalıkta cirit atıyordu. İslamiyet’te Allah’ın birliği, Peygamber Efendimiz’in O’nun Resul’ü olduğu her şeyin esasıydı; şirk, ümmetin birbirini boğazlamasının, bütün kötülüklerin anasıydı. İmamı Eş’ari Hazretleri bunlarla mücadeleyi şiar edindi; bunun da biricik yolunun Kur’an ve hadisleri zihinlere yerleştirmek olduğuna inanıyordu. Kanaatince ilim sevabı sadece Kur’an ve hadislere verilirdi; asıl olan onlardı, diğer ilimleri bilmek çok önemli değildi. Daha sonraları “Allah indinde makbul olmayan ilimleri ben ne yapacağım” gerekçesiyle Müslümanlar diğer ilimleri medreselerden atmaya başladılar. Peygamber Efendimiz’den birkaç yüzyıl sonra, insanlığın ışık kaynağı olan Mekke, Medine’de ilmin durakladığına, hatta kabuk bağladığına şahit oluyoruz. Bu dönemde İslam dünyasına ilim Maveraünnehir’de üretiliyordu. Çünkü onlar Göktanrı dininden İslam’a geçtikleri için, şirkin hortlamasından endişe etmiyorlardı. Kur’an ve hadisin dışındaki ilimlere felsefe deniyordu. Buralarda felsefe, yani matematik, fizik, kimya, astronomi ve benzeri ilimler okutulmaya devam ediliyordu. Zira söz konusu bölgede itikatta Maturidi mezhebi hakimdi; onlara göre bütün ilimler sahibine ilim sevabı verirdi; çünkü diğer bütün ilimler Allah’ın azametini ortaya koyarlardı, bunlardan haberdar olanın inancıyla, haberdar olmayanın inancı bir değildi. İbni Sina, Farabi, Biruni, ilimde köşe taşı olan pek çok âlim bu bölgeden yetişti.

Bu konuda bir hususun altını mutlaka çizmeliyiz; elbette ki Eş’ari ve Maturidi mezhepleri haktır. Eş’ari mezhebini tenkit etmek kesinlikle aklımızın ucundan geçmez, buna haddimizin olmadığını da biliyoruz. Burada ortaya koymaya çalıştığımız husus, biz Müslümanların mezhep imamlarının fonksiyonlarını değerlendiremeyişimizdir. Zira imamlar yaşadıkları dönemlerdeki ümmetin  ihtiyaçlarına göre içtihatta bulunurlar, sonra da şartlar değişince, imamın ve takipçisinin de içtihadı değişir. Bu durumu İmam-ı Şafii’nin hayatında net bir şekilde görüyoruz; Mısır’daki içtihadı ile Bağdat’taki içtihatları farklıdır. Tabii bu yeni içtihadı da yine Kur’an ve sünnet esasına dayanır. Biz Müslümanların imamı Eş’ari Hazretleri’nin böyle bir içtihadı niçin yaptığını değerlendiremediğimizi söylemeye çalışıyoruz.

Mehmet Niyazi