Hipokrat Nedir? Hipokrat Yemini

Ege Denizi’ndeki Kos Adası’ndaki büyük çınar ağacı hala ayaktadır. M.Ö. 5. vüzyıl sonlarında, gençlerin tıp sanatıyla resmi tanışmalarını bu ağacın altında yaptıkları söylenir. Ağacın etrafına toplanan gençler, yaşıtları ve yaşlıların arasında, yüzyıllardır mesleki davranışlara yüksek bir standart getirmiş olmakla ün yapmış, şu anda Hipokrat yemini olarak bilinen yemini ederlerdi. M.Ö. 5. yüzyılda bu yemin, Hipokrat önderliğindeki Kos okulunun ruhunu simgelemiştir.

Yeminin özü, Hipokrat ya da öğrencilerinin ahlaki çalışmalarında yankılanır. “Sanat Üstüne” adlı kitabında Hipokrat, tıp sanatı ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Önce kapsamının ne olması gerektiğini söylemeliyim; acıları yok etmek ya da en azından hafifletmek. Buna inanmayanlar bile bunun varlığı ve gücünün kanıtı ile iyileşebilir.”

Doktorlar Üstüne” adlı çalışmasında ise Hipokrat şöyle der: “İnsanların kendi bedenlerine bakmayı bilmeyenlerin başkalarına bakamayacaklarını düşünmeleri nedeniyle, doktorlar için iyi bir görünüme sahip olmak ve iyi beslenmek önemlidir. Doktorlar, nasıl konuşmaları ve ne zaman susmalarıgerektiğini, düzenli bir hayat yaşamaları gerektiğini bilmelidirler. Çünkü bu özelikler doktorun ününü artırır. Dürüst olmalıdırlar. Bunun için bütün insanlara karşı dürüst, kibar ve anlayışlı olmalıdırlar. Düşünmeden ve ani hareket etmemelidirler. Soğukkanlı, sakin görünmeli ve asla öfkeli Hipokratolmamalıdırlar. Ama aynı zamanda çok neşeli olmaları da lehlerine değildir.”

Etik çalışmalar ve Hipokrat yemini, “Corpus Hippocraticum’un bir bölümünü oluşturur. “Corpus Hippocraticum”, İskenderiye’deki kütüphane için, çeşitli okulların M.Ö. 3. yüzyılda bir araya getirilmiş olan tıbbi tezlerinden oluşmaktadır.

Bu ünlü kitapta yer alan çalışmaların yalnız birkaçının Hipokrat’a ait olması önemli değildir. Çünkü burada asıl önemli olan insan ve onun hakim olduğu sistemdir. Tezler arasındaki tüm zıtlıklara rağmen hepsi doğacı bir yaklaşımda birleşirler. Teorik olmaktan çok pratiğe önem verirler.

hipokrat_yemini_nedirM.Ö. yaklaşık 1. ve 2. yüzyıllar arasında Hipokrat’ın biyografisini ilk olarak kaleme almış olan Efesli Soranus’a göre, Hipokrat, M.Ö. 460-450 yılları arasında Kos’ta doğmuştur. Bir doktorun oğludur. Tıbbı babasından öğrenmiş ve çok gezmiştir. Thessaly, Trakya ve Propontis’i ziyaret ettiği bilinmektedir. Hatta Libya ve Mısır’a gitmiş olması ihtimali vardır. Uzun yıllar boyunca Kos Okulu’nda öğretmenlik yapmıştır. Ünü ve saygınlığı öylesine büyüktür ki, öldüğünde, arıların mezarının üzerindeki çiçeklerden yaptıkları balın olağanüstü iyileştirici özeliğe sahip olduğuna inanılmıştır. Hipokrat, bu büyük ünü üstün yetenekleriyle kazanmıştır. İnsanın acı çekmesi konusunda derin bir anlayış geliştirmiş, doktorun yerinin hasta yatağının başı olduğunu söyleyerek, doktoru hastanın hizmetine sunmuştur. Acının büyüye başvurulmadan, hijyen ve kanıtlanmış tedavi yöntemleriyle nasıl hafifletilebileceğini göstermiştir. Tıbbı kendi dönemi için yeni ve tarihsel bakımdan belirleyici bir yöne oturtmuş, klinik gözlemlere dayanarak geliştirdiği tedavi yöntemleriyle tanrıları bir yana bırakmıştır.

Tedaviye belirli bir yön getirmenin yanı sıra Hipokrat, çağının bütün tıbbi bilgilerini hastalık kavramıyla ilişkilendirmiştir. Bu hastalık kavramı, görüleceği gibi, zamanın imtihanından geçmiş ve çağımızın başlangıcına kadar geçerliğini korumuştur.

Son olarak Hipokrat, bugün de geçerli olan, gözleme ve mantığa dayalı, tanısal bir araştırma yöntemi geliştirmiştir.

Hipokrat öğretisinin zayıf yanı, modern tıbbın temeli olan anatomi ve fizyolojide yetersiz kalmasıdır. Yunanlılar ölülerine gösterdikleri saygı nedeniyle insan bedeninin teşrihini yasaklamışlardı. Bu nedenle dönemin anatomi bilgisi hayvanlardan edinilmekteydi. Temelde klinik ve pratik olan Hipokrat tıbbi incelemelerine merkez olarak tamamen hastayı almış ve sağlıklı insanı gözardı etmiştir. Ortaya çıkartılan gerçekler bu yüzden temel bir bilgi dağarcığının oluşmasına yetmemiştir.

Hipokrat’ın yolundan gidenler, vücudun toprak, hava, ateş ve sudan oluşan dört elementin birleşmesinden ve bunların nitelikleri olan sıcak ve soğuk, ıslak ve kuru kavramlarından meydana geldiğine inanırlardı. İçsel ısı, yaşamın temel şartıydı ve bu ısı sona erdiğinde ölüm gerçekleşirdi. Bu ısının sabit bir düzeyde korunması için ruhun vücudun her yerine yayılma¬sı ve kanla damarlarda dolaşması gerekirdi.

Salgı uyumuna dayanan hastalık kavramı bugün gerçeklerden oldukça uzak görünüyorsa da, 19. yüzyılın birinci yarısında hala geçerliliğini korumaktaydı. Bu kavramlar, ateş, iltihaplanma, çıban, apse ve ishal (diarrhoea) gibi dış rahatsızlık belirtilerinden yola çıkılarak gerçekleştirilen tedaviyi etkilemezdi. Bunlar, bütün organik salgılar gibi uygun ve cazip bir boşaltım yolu olarak görülürdü. Hümörler arasındaki denge bozulduğunda doğanın amacı durumu normale döndürmeye çalışırdı.

Patoloji (hastalık bilimi), modern bakış açısından, daha da ilgi çekicidir. Hipokrat’a ait olduğu kesin olan “Hava, Su ve Yerler Üzerine” adlı kitabın konusunu oluşturur. Eser, insanın fiziksel görünümünü, çeşitli ırk türlerinin etnik özelliklerini etkileyen dış etkenler konusunda gerçek anlamda yapılmış ilk sorgulamadır.

Kitabın önemli pasajlarından birinde Hipokrat şöyle der: “Tıbbı doğru olarak anlamak isteyen herkes burada yazılanları öğrenmek zorundadır. Öncelikle yıl içindeki tüm mevsimlerin etkilerini ve bu mevsimler arasındaki farkları göz önüne almalıdır. Hem bütün ülkeler için geçerli olan, hem de tek bir bölgeyi etkileyen rüzgarları, soğuk ya da sıcağı fark etmelidir. Son olarak değişik unlardaki suların değişik niteliklerini, vücut üzerindeki etkilerini bilmelidir. Aynı şekilde insanların nasıl yaşadıklarını, nelerden hoşlandıklarını, ne yediklerini, ne içtiklerini, fiziksel egzersiz yapıp yapmadıklarını, işsiz ve şişman olup olmadıklarını gözlemlemelidir. Bölgesel şikayetleri anlamaları ve uygun reçeteler yazabilmeleri için doktorların bunların hepsini bilmeleri gerekir.”

Hipokrat anlayışını benimsemiş pratisyenler vizitlerini öğleden önce yaparlardı. Çünkü sabahlan, hem hasta hem de doktorun kafası daha zindedir. Hastanın geceyi nasıl geçirdiğini ve bağırsak fonksiyonlarını sorguladıktan sonra hastanın vücudunu, nefes alıp vermesini, terini ve idrarını incelerdi. Ateş hastanın göğsüne el dayanarak ölçülür, perküsyon ile karaciğerin sertlik ve büyüklüğü anlaşılır, dalak ve akciğerlerin durumu hakkında bilgi elde edinilirdi. Bu aşamalardan sonra doktor, ustasının çok değerli öğütlerini aklında tutarak daha kapsamlı bir muayeneye başlardı. Hipokrat’ın tanımlamaları kesindi. Örneğin, zatülcenp krizini şöyle tanımlamıştır: “Akciğer kaburgalara değer ve hasta öksürürse toraksta acı hissedilir ve derinin deriye sürtmesiyle oluşan sese benzer bir ses duyulur.”

Prognoz da oldukça önemliydi. Hastadaki her değişim özenle kaydedilirdi. Günümüzde de hala aynı şekilde kullanılan Hipokrat Yüzü ciddi bir alarmdı: “Sivri bir burun, çökmüş gözler, oyuk şakaklar, soğuk ve lobları dışarı dönmüş kulaklar, yapışkan ter, sarımsı beniz…” Bu görünüm, Shakespeare’in de tanımladığı gibi yaklaşan ölümün habercisiydi; Falstaff öldüğünde, Mistress Pistol bunu şu sözleriyle anlatır: “Çarşafta kıvranırken bir yandan da çiçeklerle oynayıp parmak uçlarına bakarak gülümsemesini gördükten sonra yalnızca tek bir sonuç olacağını biliyordum. Çünkü burnu bir kalem gibi keskindi…” Hipokrat yüzünden başka diğer bazı prognoztik işaretler de Hipokrat’ın adıyla birlikte anılır. Bunlardan biri olan Hipokrat Sussesyon, göğüste cerahat olduğunda su sıçrama sesi duyulmasıdır. “Corpus Hippocraiicum”un en önemli başarılarından biri de doğrularını Yunanlıların vaka raporları ve afrodizmaları ile işlemesidir. Tüberküloz, sıtma, tifo, kabakulak ve diğer hastalıklar için yaptığı tanımlamalar klasiktir. Hipokrat, bu vaka raporlarını, Thasos Adası’ndaki üç yıllık uygulamalarından derleyerek “Epidemikler Üzerine” adlı eserin ilk yedi cildinde toplamıştır.

Bu kitabında kabakulağın açık klinik görünümünü anlatır: “Bazılarında çoğu zaman zararsız yüksek ateş ve burun kanaması gözlemlendi. Kimse ölmedi. Ama birçok kişinin kulak çevresinde şişlikler meydana geldi. Bu şişlikler bazen tek bir kulağın çevresinde, ama çoğunlukla her iki taraftaydı. Hastaların çoğunun ateşi normaldi. Birkaçında çok az ateş vardı. Bütün şişlikler kayboldu ve diğer hastalıklarda oluşan şişliklerde gördüğümüz iltihaplanma bu vakalarda görülmedi. Şişlikler yumuşak, büyük, yaygın ve iltihapsızdı, acı vermiyorlardı. Her vakada hiçbir sorun yaratmadan kayboldular. Çocuklar, gençler, ayrıca orta yaşlılar, özellikle de jimnastik yapanlar şikayetçiydi. Ama çok az sayıda kadın bu hastalıktan etkilendi. Çoğunda kuru bir öksürüğe ve ses kısılmasına yol açtı. Bazı vakalarda başlangıçta, bazılarında da hastalığın daha sonraki safhalarında testislerin bir tarafında veya her iki tarafında ağrısız şişlikler oluştu.”

Hipokrat’ın günlük deneyimleriAforizmalar” adlı ünlü kitabında, 406 deyiş halinde toplanmıştır. Birçok eski deyişin ilk önce bu hekimin dudaklarından döküldüğünü bilmek ilginçtir. Kitaptaki ilk deyiş oldukça ünlüdür: “Hayat çok kısa, sanatı öğrenmek çok uzun sürer, fırsatlar çabuk kaçar, deneyim yanıltıcıdır ve karar vermek güçtür.” Çok eski bir kökene dayandığı düşünülen ve yüzyıllar sonra bile acı çekmeyle ilgili duyguları dile gel iren sonuncu deyiş ise şöyledir: “ilacın tedavi edemediği hastalıkları bıçak, bıçağın tedavi edemediklerini ateş tedavi eder. Ama ateşin tedavi edemediğini hiçbir şey tedavi edemez.” “Aforizmalar” 6. yüzyıldan önce Latince’ye tercüme edildi. 13. yüzyıl ortalarına doğru, büyük bir kısmı Salerno Tıp Okulu’nun popüler şiirleri ile birleşerek Batı Avrupa’da herkes tarafından söylenir oldu. Hipokrat, “Aforizmalar” adlı eserinde ameliyat için gerekenleri anlaşılır bir ifadeyle şöyle anlatır: “Ameliyathanede hasta, asistanlar, cerrah, cerrahi aletler ve ışık olmalıdır. Cerrah söz konusu ameliyat için ışıklı bir ortamda ve uygun bir pozisyonda ayakta durmalı ya da oturmalıdır. Doğal ya da yapay, direkt ya da endirekt ışıktan faydalanabilir.”

Cerrahlar çeşitli büyüklüklerde bisturi ve bıçak, kurşun veya bronzdan düz veya eğik sondaks ve kafatası ameliyatlarında trepan, hemoroidlerde koter, kanama ve fistüllerde vajinal spekulum, diş çekimlerinde ise şırınga ve pens kullanırlardı. Hipokrat okulunun cerrahi üzerine yazılarının en ilginç bölümünde kırık ve çıkıklar ele alınır. Bu bölümde kırık kol ve bacakların bandajlanması ve kırık kemikleri tutma pozisyonları özenle anlatılmıştır. Femurun yerine oturtulması için hasta kontrol askısı olan Hipokrat nisasına yatırılırdı: “Bu iş kısaca balmumundan şekil yaratmaya benzer. Yerleri değişmiş, ya ela normal olmayan bir şekilde kaynamış kemikler elle ayarlanarak doğru yerlerine konur. Ama bu işlemler gerçekleştirilirken nazik olmalı, sert hareketlerden kaçınılmalıdır.”

Hipokrat vücudun kendi kendini iyileştirebileceğine inanırdı. Doğanın şifa verici gücüyle ilgili düşünceleri çalışmalarının çoğunda yer alır. “Doğa doktordur” ve “Doğa kendi yönünü tayin eder.” (“Epidemikler Üzerine” adlı kitabında geçer). “Doğa doktorsuz hareket eder” (“Diyet Üzerine”de yer alır). Hipokrat’ın rasyonel tıp uygulamalarının büyüklüğü, bu inancın yanı sıra gözlemleme ve deneyime teşvik edilmesine verilen öneme, batıl inançlardan ve büyüden kaçınmasından kaynaklanır.

Ancak Hipokratın ölümünden hemen sonra Kos Okulu gerilemeye başladı. Hipokrat’ın öğrencileri onun seviyesinde değildi. Hipokratın prensiplerine öylesine saygı duyuluyordu ki bunlara yeni eklemeler yapılmadı. Doktrinler, dogmalar gibi kemikleşmişti.

kaynak: butunhastaneler.com/tiptarih.htm

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir