Türklerin Tarihi

840 yılında Baykal Gölü’nün güneyinden, Doğu Sibirya eteklerinden ayrıldıktan sadece 234 yıl sonra Üsküdar’da, Boğaziçi’nde idik. Sürekli batıya giderek, arkamızdaki köprüleri yıkarak, İslâm kılıcını elimize alarak, devlet kurmak azmiyle Anadolu’ya gelmiştik.
> Biz, Avrupa ile doğumuzda uzanan Türk, hattâ güneyimizde uzanan İslâm âlemi arasında gerçek köprüyüz. Ama Türkiye olarak, biz Avrupalı’yız. Türk ve Müslüman Avrupalı’yız. Biz olmadan Avrupa, coğrafya bakımından yoktur. Tarih bakımından hiç yoktur.

Alp Er Tunga’dan bu yana 2.700 yıldır Avrasya’da devletler kurmuş, devletler batırmış bir milletiz. Çin kaynaklarında Türk kelimesi ve ilk Türk hakanının adına ait kayıt Milâd’dan önce 1766 yılına aittir. Günümüzden 3.777 yıl öncesi. Anayurdumuz bugünkü Kazakistan’ın doğu bölgesidir. Fakat Çin’in kuzeyine, bugünkü Moğolistan’a yerleşmişiz. Esas Türk devletini orada kurmuşuz. Hakanlarımız bugün Moğolistan denen ülkenin orta-kuzeyinde, Baykal Gölü güneyinde otururlardı.

DİRENÇLİ BİR MİLLETİZ
Çinliler çoktu. Biz azdık. Binlerce yıl süren bir Türk-Çin mücadelesi geçti. 2.200 yıl önce Çin Seddi, bizim için yapıldı. 439 yılında dağlarla kapalı dar Ergenekon vadisine bile sığındık. 535 yılında Göktürk hakanlığını kurmak üzere Ergenekon’dan çıktık.
Ergenekon, Çin kaynaklarında geçen tarihî bir olaydır. Asla bizden çokluk olan Çin’e yutulmadık. Dirençli bir milletiz. Teşkilât dehamız ve devlet kavramımız emsalsizdir.
840 yılında doğudan, bugünkü Mançurya’dan gelen Moğollar, Ötüken adındaki Baykal güneyinde bulunan taht şehrimizi aldılar. Türkler’in esas kitlesini bugünkü Moğalistan’dan sürüp attılar, ülkeyi Moğol’laştırdılar. Güneybatıya, bugünkü Doğu Türkistan’a (Çin Türkistanı) geldik. Böylece esas bakımdan bir soğuk iklim insanı, bir Uzak Doğu milleti ve Pasifik’e çok yakınken, dünyanın en kapalı (yani açık denizlerden en uzak) bölgesi olan Doğu Türkistana geldik. O dönemde bütün Türkistan’da Türk nüfus, Ârî kavimlerden daha azdı. (ancak 13. asırda bütün Türkistan’da Türkler mutlak çoğunluk oluşturabildiler).
Göktürkler ve Uygurlar’dan sonra gelen ve hep aynı Açina veya Mete hanedanına mensup bulunan Karahanlılar’dan Satık Buğra Han, 921 yılında Abdülkerim adını alarak Hanefî ve Mâtürîdî mezheplerinden İslâm’ı Türk Hâkanlığı’nın tek resmî dini ilân etti.
HORASAN ERENLERİ
Önceki asırlarda İslâm âlemine çoktan girmiştik ama, şimdi temel Türk devleti Müslüman olmuştu. Karahanlılar, Kâşgar’da oturuyorlardı. Şimdi gözleri hemen batılarında başlayan İslâm âlemine çevrildi. Batı Türkistan’ı, Mâverâünnehr’i, Semerkand ile Buhârâ’yı aldılar. Bir buçuk asır içinde kuzey-doğudan güney-batıya kaymıştık. Orta Doğu’ya gelmiştik. Mâverâünnehr’e egemen olmuştuk. Bundan böyle bütün tarihî maceramız İslâm dünyası içindedir ve bu dünyanın Doğu Anadolu’da aldığımız sınırlarını Viyana’ya götüreceğiz.
Bütün Türk tarikatlarının pîri olan ve Türkistan’ın tamamının Gök Tanrı’dan Allah’a geçişinde hâkim rol oynayan Hoca Ahmed Yesevî’nin Horasan Erenleri denen müridleri, devamlı, batıya akan Türk’ün manevî rehberleri sıfatıyla birlikte geliyorlardı. Yesevî’nin adını taşıdığı Yesi veya Türkistan şehri, Sır Deryâ boyunda, bugünkü Kazakistan’ın güneyindedir. Yunus Emre ise Karaman ilinde ve Sakarya boyunda… Yesevî, Yunus’un şeyhinin şeyhinin şeyhidir. Mevlânâ ise aynı yıllarda, Güney Türkistan’ın Belh şehrinden gelip Konya’ya yerleşmiştir. Hacı Bektaş Veli keza Horasan erenlerinin en büyüklerindendir.
Sevgili okuyucularımın coğrafya azametinden gözleri kamaşmıştır. Haritaya bakmak yeter…
1040 yılında büyük-hâkanlık tahtına oturan Selçukoğulları, bizi Batı Türkistan’dan aldılar. Horasan ve İran’ı aşırtarak 1071’de Anadolu’ya soktular. 1071’de Malazgirt’te dünya tarihinin akışını değiştirdik. Doğu Anadolu’nun ucunda idik. 1074’de Türkiye devletini, İznik taht şehri olmak üzere Marmara’nın, Boğazlar’ın yanı başında kurduk. 3 yıl içinde Malazgirt’ten Üsküdar’a gelmiştik. Türkiye devletinin kurucusu ve ilk devlet başkanımız Anadolu Fâtihi -Selçuklu prenslerinden-Sultan Süleyman Şâh, Üsküdar’dan karşı yakadaki Ayasofya kubbesini seyretti… Avrupa ayağa kalktı ve haydi Haçlı Seferleri…
Bütün Avrupa, Bizans imparatoru, Almanya imparatoru, Fransa kralı, Anadolu topraklarında idi. Çeyrek asırlık Türkiye devleti idik ve Türkistan’dan henüz çok fazla Türk gelmemişti. Tası tarağı toplayıp Türkistan’a mı döndük?… Yoo… Birinci, İkinci ve Üçüncü Haçlı seferlerinin cehennemî, müttefik Avrupa ordularına karşı bizi sırasıyla Süleyman-Şâh’ın oğlu Birinci Sultan Kılıç-Arslan, onun oğlu Birinci Sultan Mes’ud ve onun oğlu İkinci Sultan Kılıç-Arslan savundu. Haçlılar’ın nefesi kesildi. Bizi Anadolu’dan atamadılar. Devletimizin adı Avrupalılar’a göre daha 1090 yılında Turchia (Türkiye) idi. Bu adı bize Avrupalılar o tarihte verdi. Biz vermedik. Biz kendimize Selçuklu Devleti diyorduk.

DEVLET-İ EBED-MÜDDET
840 yılında Baykal Gölü’nün güneyinden, Doğu Sibirya eteklerinden, Uzak Doğu’dan ayrıldıktan sadece 234 yıl sonra Üsküdar’da, Boğaziçi’nde idik. Elhamdülillah Karadeniz’e, Ege’ye, Akdeniz’e çıkmıştık. Açık denizlere erişmiştik. Sürekli batıya giderek, arkamızdaki köprüleri yıkarak, İslâm kılıcını elimize alarak, devlet kurmak azmiyle Anadolu’ya gelmiştik. Malazgirt galibi Sultan Alp Arslan’ın oğlu Sultan Melik-Şah, Karadeniz ve İskenderun Körfezi’nde Akdeniz’e ilk ulaştığı iki seferinde, kılıcını çekip bu denizlerin sularına daldırmış, oracıkta şükür namazına durmuştu. Milletinin geleceğini değiştirdiğini biliyordu. Artık bir Akdeniz milleti idik. Avrupa’nın yanı başında idik. Şüphesiz Avrupa’ya bin yıl önce dalmış, nice devletler kurmuştuk. Ama şimdi, Devlet-i Ebed-Müddet’i kurmak Anadolu’yu anayurt tutmak üzere buralarda idik. Geçip gitmeyecektik…
Osmanlı Türkleri sıfatımızla da sürekli batıya gittiğimizi, denizlerde Cebelitarık’tan Atlantik’e intikal ettiğimizi hatırlatmakla yetiniyorum.
1402’de taht şehrimizi Bursa’dan Edirne’ye ve 1453’te İstanbul’a getirdik. Tam bir Avrupa devletiyiz. 1683’ten bu yana Avrupa, gerçi bizi güneydoğuya sürmek için asırlık mücadelesine başladı. Ama Avrupa devleti sıfatımıza halel gelmedi.
1793’te Nizâm-ı Âlem İddiasını (veya ülküsünü) bıraktık. Nizâm-ı Cedîd’i (Yeni Düzen) devlet rejimi olarak resmen ilan ettik. Batıya dönük yenileşme (Osm. Teceddüd) hareketimiz 1718’de başlamış, 1793’de devlet rejimimiz olmuştu. Devlet dairelerine astırdığı, işaret parmağıyla batıyı gösteren tablosu ile Sultan Mahmud, radikal inkılâplarını yaptı. 1856 Paris Anlaşması bizi, 7 büyük devletten biri olarak resmen kabul ve ilan etti. (Osm. Düvel-i muazzama, Fr. Grande puissance, İng. Great power).

TÂRİHÎ MACERAMIZ
Nizâm-ı Âlem’i özleyenleri -ki bugün de vardır- büyük sevgiyle anıyorum. Ancak doğudan batıya târihî maceramızı, birkaç sütun içinde, hem coğrafya, hem politika bakımlarından özetlemeye çalıştım. Dönülmez bir yoldur. Dönülmek için birkaç teşebbüs yapılmamış değildir. Fakat başarılı olamamıştır. Zira Türk’ün hedefini tersine döndürmek gibi bir şeydi.
Peki Adriyatik’ten Çin Seddi’ne sloganı yanlış mı idi? Hayır! Hem doğru, hem bize lâzımdır. Zira Türk dünyasının sınırlarını işaret ediyor. Kardeş kavimlerin her türlü yaklaşımını önlemek, tarihin en kaba metodlarına başvurulsa bile, mümkün değildir. Biz, Avrupa ile doğumuzda uzanan Türk, hattâ güneyimizde uzanan İslâm âlemi arasında gerçek köprüyüz. Ama Türkiye olarak, biz Avrupalı’yız. Türk ve Müslüman Avrupalı’yız. Biz olmadan Avrupa, coğrafya bakımından yoktur. Tarih bakımından hiç yoktur.
Cumhuriyetimizin 88. yılını, bu derecede evrensel bir geçmişin sahibi olarak kutluyoruz.

29.10.2011

Yılmaz Öztuna

Türkiye Gazetesi