İslam’da Kardeş Katli

İslam’da Kardeş Katli

Kardeş katli” sadece Osmanlılara ait değildi. Doğu ve Batı’da birçok Müslüman ve Hıristiyan hanedanlarında mevcuttu.

Türklerde “kut” geleneği olduğundan, bu uygulama Fatih dönemine kadar görülmemiştir. Günümüzde bu durumu yadırgayan pek çok kişi, o günün şartlarında bulunsalardı, devletin varlığını tehlikeye düşüren, pek çok cana mal olan taht kavgalarını önleyeceği için herhalde gönülden tasvip ederlerdi. Osmanlı padişahları da insandı, yürek taşıyorlardı, çocuğunun kılına bir zarar gelmesi herkes kadar onları da derinden sarsardı. Ama halkın dirliği ve huzuru kardeşten daha mühimdi. Dünyadaki bütün iktidarlar kurbanı halktan almışlardır; bir tek Osmanlı Hanedanı kurbanı kendilerinden vermişlerdir.

 

Kardeş katlinin hukukî dayanağı, İslam hukukunda “had” ve “suç” cezaları arasında “bağy” adı altında düzenlenmiştir. Bağy suçunun unsurları, devlete (sultana) karşı ayaklanmak, açık bir isyan kastı içinde bulunmaktır. Osmanlı uleması da her türlü isyanı, anarşi çıkarmayı (fesad-bis-say) bağy suçu olarak kabul etmiş ve cezalarını fetvalarda idam olarak açıklamışlardır. İsyan fiilen başlamasa da fesadın hazırlandığına dair kati deliller varsa, sanığın tazir yoluyla idam edileceğini, Hanefi hukukçularının çoğunluğu kabul etmiştir. Zaten bundan dolayı Fatih’in Kanunnamesi’nde “Ekser ulema tecviz etmiştir.” denilmektedir. ‘Küçük bir kardeşin varlığı fesada sebep oluyorsa, bu küçük kardeşin fesadın hazırlanmasında dahli yoksa, durumu ne olacaktır?’ sorusu yoruma tabidir. Herhalde kardeşin katlinden önce fesadın giderilmesi için bütün imkânlar aranmalıdır. Zira suçsuz bir insanın öldürülmesi gibidir. Bir Müslüman için ahiret bu dünyadan daha lüzumludur; hiç kuşku yok ki fani hayat da onun tarlasıdır; her şey ahirete endekslidir.

mehmet-niyaziBu kanun eski Türk devlet geleneğine uygun bir şekilde konulmaya çalışılmıştır. Zira kanunda kardeşlerin hepsinin aynı derecede tahtta hakkı olduğu kabul ediliyor, hakimiyetin bölünmemesini sağlamak için de “hangisine saltanat müyesser olursa” onun hükümranlık tahtına oturtulacağı belirtiliyordu. Aynı zamanda “kut” telakkisi devam ediyor, yapılan değişiklikle Primagenilar ve Seniorat sistemi kurulmuyordu. “Bu kanun atam ve dedem kanunudur, benim de kanunumdur.” ibaresiyle geçmişteki fiilî durumların bir nevi yasa mahiyeti aldığına işaret edilmektedir. Âşıkpaşazade; “Bizden önce gelenler bu kanunu koymuşlardır.” diye belirterek Fatih’i doğrulamaktadır. Yazılı şekilde vaz’ edilmemişti; Osmanlı Devleti kurulduğundan beri sürüp geliyordu. Hatta Orta Asya Türk devletlerinde taht kavgaları meşhurdur; mesela II. Kılıçarslan tahta çıkınca (1155) rakip gördüğü ortanca kardeşini boğdurmuştu. Gıyaseddin Keyhüsrev de oğlu dünyaya gelince hapiste tuttuğu kardeşlerini idam ettirmişti. Fatih, fiilî durumu yasalaştırmıştı. Kanunda “katletmek münasiptir” deniliyordu, katletmek mecburiyeti yoktu. Devlet, memleket selametinin böyle bir katle ihtiyacı olup olmadığı konusunda hükümdara takdir hakkı veriyordu. Hükümdar da re’sen katle başvuramıyor, fetva alması gerekiyordu.

O zamanki şartlar göz önüne getirildiğinde, pek çoklarının insanlık dışı telakki ettikleri bu kanunun, devlet ve millet için, hatta insani duygularla hanedanı fedakârlığa zorladığı anlaşılır. Binlerce kurban yerine, hanedan kendinden bir veya birkaç kurban verecekti ve bunu “Menfaat-i amme hass’tan iyidir.” cümlesiyle ifade etmiştir.

Bu kanuna rağmen Fatih’in iki oğlu arasında hükümdarlık mücadelesi cereyan etti. Cem, ağabeyine, Anadolu ve Rumeli olmak üzere devlet yönetimini aralarında bölüşerek mücadeleye son verme teklifinde bulundu. II. Bayezıd şu tarihî cevapla teklifi reddetti: “Bu kişver-i Rum bir ser-i puşide-i arus- pür namustur ki, iki damat hudbesinde tab götürmez.” Yani, Osmanlı Devleti öyle başı örtülü namuslu bir gelindir ki, iki damadın talebine tahammül göstermez.

Kanuni, iki kere isyana kalkışan oğlu Mustafa’ya Yavuz Selim’in, tahttan babasını zorla indirdiğini, kendisi de zorla indirilirse bunun gelenekselleşeceğini, bundan da devletin zarar göreceğini anlatmaya çalışmışsa da başarılı olamamıştır. Üçüncü kere kendisini devirmeye kalkışınca, oğlu Mustafa’nın başını vurdurmak zorunda kalmıştır. Cenaze namazını bizzat kendisi kıldırdı. Hatta gözyaşlarını tutamadığından üç kere abdest tazelediği rivayet edilir. Daha sonra da Kanuni’nin saltanatın  intikalinde çekimser kalması, oğlu Bayezıd’ın isyanına sebep olmuştur. İran’a kaçmak zorunda kalan Bayezıd, Kanuni’nin ricasıyla boğdurulmuştur. Mustafa’ya olan hüküm ne yazık ki Hürrem’in çocuğu Bayezıd’a çare olamamıştır.

Gerek Türk devletinin yapılarına, gerek Fatih’in Kanunnamesi’nin ruhuna dikkat edildiğinde hükümdarlığın devletin mihrakı kabul edildiği anlaşılmaktadır. Hükümdarlığın bu önemi Busbeq gibi pek çok yabancının da dikkatini çekmiştir. “Müslümanlar Osmanlı Hanedanı sayesinde ayakta duruyorlar. Hanedan yıkılırsa, din de mahvolur. Bu sebeple hanedanın, din ve devletin selameti ve bekâsı evlattan daha mühimdir.

Mehmet Niyazi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sixty seven − fifty seven =