Fahreddin Paşa |

Fahreddin Paşa

Fahreddin Paşa, Osmanlı zor günlerini yaşarken o adeta savaşın içinde hicreti yaşadı. Birinci Dünya savaşında dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Osmanlı askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı.

fahreddin_paşa

Osmanlı zor günlerini yaşarken o adeta savaşın içinde hicreti yaşadı. Birinci Dünya savaşında dört bir yandan saldıran bütün dünya ülkelerine karşı Osmanlı askeri bir çok cephede savaşmak zorunda kalmıştı. Düşmanla birlikte her türlü imkânsızlıklarla da savaşan Osmanlı Devleti’ne karşı bu kargaşayı fırsat bilen hâinler de birer birer isyân etmeye başladılar. Bu isyancılardan biri de, İngilizlerle anlaşan Mekke Şerifi Hüseyin idi. İsyan haberi İstanbul’dan duyulunca 4. Ordu kumandanı Cemâl Paşa, 28 Mayıs 1916’da Medine’ye, oraya yakışan cengaver bir kumandan  Fahreddin Paşa…

3 Hazîran 1916’da Medîne’ye ulaşan tüm demiryollarını ve telgraf hatlarını imhâ ederek şehrin ulaşımını ve iletişimini kesip, çölün ortasında hapseden Şerif Hüseyin ve 4 oğlu, Fahreddin Paşa’yı ve askerlerini de Medîne’ye hapsetmiş oldu. 5-6 Hazîran gecesi Medîne karakollarına da saldıran âsîler 50 bin kişiden fazla, buna karşılık bütün Hicaz bölgesindeki Türk askeri ise sâdece 15 bin kişiydi.

Mekke Muhâfızı (Vâlisi) Gâlip Paşa’nın hâkimiyeti sağlayamaması sebebiyle âsîler 16 Hazîran 1916 da Cidde’ye, 7 Temmuzda Mekke’ye, 22 Eylülde Taif’e girdiler. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medîne dışında tüm Hicaz yarımadası isyancıların eline geçti. Tek direnen şehir Medîne idi. Şerif Hüseyin’in en büyük destekçisi olan İngiliz ajanı Lawrence, çöl bedevîlerini parayla kandırıyor, Sultan Hamid’in yaptırdığı Hicaz demiryollarından kim bir parça demir söküp getirirse, getirdiği demirleri altunlarla satın alıyordu. Böylelikle Medîne’yi Sûriye’ye bağlayan demiryolu hattı tamamen tahrip oldu. Böylece şehre erzak ve silâh sevkiyâtı engellenmiş oldu. Aynı hızda telgraf telleri de tahrip edilerek pâyitaht İstanbul’la iletişim kopartıldı.

İsyancılar Medîne Kalesi’ni de kuşatınca Türk askerleriyle çetin bir mücâdele başladı. Bu sırada Mısır ve Filistin cephesindeki Kanal Harekâtı da devâm ettiği için Osmanlı Devleti, Hicaz için takviye güç gönderemiyordu. İstanbul hükümeti, kuşatma öncesi Fahreddin Paşa’dan, kaleyi tahliye etmesini istemiş fakat Paşa’dan şu cevâbı almıştı: “Medîne Kalesi’ndeki Türk Bayrağı’nı ben indiremem. Bunun için başka birini vazifelendirmeniz gerekecek.”

Kızgın güneşin altındaki cehennem sıcağında bir damla suya hasret kalmış Türk askeri peygamber şehrinin, İngilizler ve uşaklarının eline geçmemesi için var gücüyle savaşıyor, birçoğu düşman kurşunuyla değil, şartların zorluğuyla ruhunu teslîm ediyordu. Her gün en az 5 asker hastalıktan, açlıktan, güneş çarpmasından vefât ediyor, Cennetül-Bâkî mezarlığına defnediliyordu. Buna rağmen başta Fahreddin Paşa olmak üzere hiçbir Türk askeri, Medîne’yi terkedip gitmeyi düşünmüyordu.

Fahreddin Paşa bu hengâmede ilk iş olarak Peygamberimizin türbesindeki kutsal emânetleri korumayı düşündü. İngilizlerin, Rasûlüllah’ın türbesini yağmalamalarından endişe etmesi sebebiyle, Osmanlı sultanlarının her sene hac kâfileleriyle Ravza-i Tâhire’ye gönderdikleri hediyelerle birlikte türbedeki kutsal emânetleri toplayıp, 2.000 kişilik bir muhâfız alayıyla İstanbul’a gönderdi. Şu an Topkapı Sarayı Kutsal Emânetler ve Hazîne Dâiresi’ndeki birçok emânet, Fahreddin Paşa’nın Medîne’den gönderdiği emânetlerdir.

Medîne ve çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi oluşturan Fahreddin Paşa, son derece kısıtlı imkânlarla 2 yıl 7 ay boyunca Medîne’yi savunmaya devâm etti. Bu süre zarfında hiçbir yardım gelmediği için askerler çekirge yiyerek hayatta kalmaya çalıştılar.

Birinci Cihan Harbi sonunda imzalanan Mondros mütarekesine göre Medîne’yi teslîm etmesi gereken Fahreddin Paşa anlaşmaya karşı gelerek, gücünün son raddesine kadar İngilizler ve onların kuklası olan bedevî isyancılara direndi.

Dünya ile irtibâtı tamamen kesilen ve çölün ortasına hapsedilen Medîne’yi teslim etmemekte direnen Fahreddin Paşa, büyük ihtiyat tedbirleri almış, tarlalar ve hurma bahçelerini koruma altına almış, el-Ayun’da 6 ton buğday ektirmiş, kuyular açtırmış, çeşmeler yaptırmış, tek bir hurmanın dahi dışarıya çıkmasına izin vermemişti. Fakat öyle bir zaman geldi ki; etrâfı kuşatılan ve hiçbir yerden yardım alamayan şehirde askerler ve yerli halk, açlık, susuzluk ve hastalıktan kırılmaya başladı. Cephâne iyice azalmıştı. 9 Ekim 1918’de verilen bir emirle, et yerine pirinç lapası, ekmek yerine de peksimet verilmeye başlandı. İlaç ve gıdâ yokluğu, hastalıkları salgın hâline getirmiş, ilaç olmadığından iskorpite karşı soğan sarımsak yenmesi ve sirke içilmesi, sıtmaya karşı da günde 2 kez kinin içilmesi emredilmişti. Hattâ Fahreddin Paşa, emrindeki askerlere şu tâlimâtı yollamak zorunda kaldı: “Tek bir hurma dahi Medîne dışına çıkmayacak. Ölen hayvanların kemiklerinden, kemik tozu üretilecek, temizlikte sabun yerine kül kullanılacak. Çok mecbur kalınmadıkça tek bir mermi dahi atılmayacak. Mümkün olduğunca hançerle kılıçla mücâdele verilecek. Bedevîlerden yiyecek ve giyecek satın almak için uğraşılacak.”

Hattâ Medîne’de çokça bulunan çekirgelerin yenmesini tavsiye eden Fahreddin Paşa, çekirgeleri hekimlere tetkik ettirdiğini söylüyor, bedevîlerin dayanıklı olmalarını çekirge yemelerine bağlıyordu. Fakat zor günler had safhaya varınca şehri tahliye etmekten başka çâre bulamayan Fahreddin Paşa ilk iş olarak (Medîne’ye sığınmış olan) Mekke Emîri Şerif Ali Haydar Paşa ve âilesiyle birlikte 3-4 bin kişilik yerli halkı Medîne’den uğurladı.

YA RESÜLALLAH! BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ

O günlerde sürekli Peygamber Efendimiz’in türbesine gidip ağlaya ağlaya duâ ediyor, kutsal toprakların kurtuluşu için Allahu Teâlâ’ya yalvarıyordu. 1918 Nisanının ikinci Cuma günü Mescid-i Nebevî’de hutbeyi bizzat kendisi okudu. Bu O’nun son hutbesiydi. Başına beyaz sarığını, göğsüne Türk bayrağını sararak Peygamber mimberine çıkıp, tıpkı Peygamberimizin hitâbı gibi başlamıştı hutbesine:

“Ey İnsanlar! Size 1300 yıl öncesinin bu kubbeleri çınlatan ilâhî mukaddes sesiyle hitap ediyorum. Ve mübârek kabrinde hayatta olan Peygamber-i Zîşânımız Hz. Muhammed (SAS) huzurunda ahd-i peymân ederek diyorum ki; Biz ne kadar kuvvetli düşmanlar karşısında bulunursak bulunalım, Allahü Teâlâ’nın izni ve Resûlü Ekremi’nin şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden, mukaddes bildiğimiz mücadelemize devâm edeceğiz… Ey bütün târihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şereflerle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zâbitleri! Ey her cenkte cihânı tir tir titretmiş, aslâ kimseye boyun eğmeyerek dâimâ nâmus ve din borcunu kanıyla ödemiş cesur Mehmetçiklerim! Kardeşlerim! Evlâtlarım! Gelip hep berâber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberinin karşısında hep berâber aynı yemini tekrâr edelim ve diyelim ki:

Fahreddin Paşa son cümlesini söylerken sanki o anda gök gürlemiş, yer yerinden oynamıştı. Ahd-i Peyman nidâları kubbelerde çınladı. Minberden inerken dizlerinin bağı çözülen paşa, kendisini “Mehmetçiklerim” dediği askerlerinin kollarında buldu.

Mehmetçik” tabiri, ilk defa Medine Muhâfızı Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştı. Türk askerinin Resulullah Efendimize nisbetini ifâde eden bu güzel isim, o günden bugüne halkımız ve ordu tarafından yürekten benimsenerek kullanılagelmiştir.

İDAMA MAHKUM EDİLDİ

Fahreddin Paşa, Mondros mütarekesinden sonra Medîne’yi teslim etmemekte etmemek için 72 gün direnmişti. 27 Ocak 1919 da İngilizler tarafından savaş esîri olarak Mısır’a götürüldü. 5 Ağustosta Malta’ya sürgün edildi. Malta’nın Fort Salvadore Kışlası’nda 2 yıl 33 gün tutuklu kaldı. Esâret yıllarında dahi, İngilizlerin tüm zorlamalarına rağmen askerî üniformalarını hiçbir zaman üzerinden çıkarmamıştı. İngilizlerin, İstanbul’da savaş suçlularını yargılamak için kurdurduğu Nemrud Mustafa Divân-ı Harb’i diye isimlendirilen mahkeme tarafından îdâma mahkûm edildi. 8 Nisan 1921 de Malta’dan kurtulan Fahreddin Paşa, Berlin’de karşılaştığı Enver Paşa’nın dâvetiyle Moskova’ya gitti. 2 Ağustos 1921 de Sarp sınır kapısından Türkiye’ye döndüğünde Kâzım Karabekir Paşa tarafından askerî merâsimle karşılandı. Ankara’ya geldiğinde de Mustafa Kemâl, etrafındakilere “Sağlığında adını tarihe altun harflerle yazdıran kahraman” diye takdim etmişti Fahreddin Paşa’yı. 9 Kasım 1921 de Afganistan büyükelçisi oldu. 12 Mayıs 1926 da tekrar Türkiye’ye döndü. Askerî Yargıtay Divanı ikinci başkanlığı da yapan Paşa, 5 Şubat 1936 da tümgeneral rütbesinden emekli oldu. 22 Kasım 1948 de 80 yaşında iken trenle Ankara’ya gittiği esnâda Eskişehir yakınlarında kalp krizi geçirerek vefât etti. Vasiyeti üzerine Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. 4 çocuğundan ikisi askerliği seçerek general oldular.

KENDİSİNE VALİ DEĞİL MUHAFIZ DEDİ

Fahreddin Paşa her ne kadar Osmanlının son medîne vâlisi olarak bilinse de, hiçbir zaman bu unvânı kullanmamıştı. Zîrâ, Medîne peygamber şehriydi. Bu sebeple oraya gönderilen vâliye dahi, şehrin hâkimi anlamına gelen vâli unvânını edebe mugâyir gören ecdad, “Medîne Vâlisi” yerine “Medîne Muhâfızı” unvânını kullanmıştı. Yine bir başka saygı buudunu da sancak dikme mevzuunda görüyoruz. Osmanlı Devleti Sultan Abdülaziz dönemine kadar Mekke ve Medine’ye Osmanlı sancağı dikmemiştir. Zîrâ onlar bu iki kutsal şehrin hâkimi değil, dâimâ hâdimleri olarak görmüşlerdir kendilerini.

Fahreddin Paşa’ya Çöl Kaplanı lakâbını veren, Hicaz Savaşları esnâsında Arap bedevîsi kisvesinde, bedevîleri peşine takarak Türklerin amansız başdüşmanı olan İngiliz câsus Lawrence idi. Lawrence, yardımcıları Şerif Hüseyin, Faysal ve Nuri Said ile birlikte Şam’daki Türkleri katlettikten sonra şöyle bir îtirafta bulunmuştu: “Evet, onları isyana ben kışkırttım. Ama böylesine vahşîce kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bâzı mahalleleri gezerken, silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım. Tiksindim bu vahşetten.” Şerif Hüseyin ise çok arzu ettiği krallık tacına kavuşamadan bür süre sonra kendini sürgünde bulmuş, Osmanlı’ya isyan ettiği için çoktan pişman olmuştu

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter