Bilgi berekettir

atahun, haber, kültür, türk dünyası, türkiye rehberi, tarih, gezi

İlhanlı Hükümdarı Argun Han’ın cülûsunu tasvir eden bir minyatür (Oriental Miniatures, Taşkent 1980, rs. 25)
Türk Tarihi

CULÜS BAHŞİŞİ

Cülûs Sistemi. Arapça bir kelime olan ve sözlükte “oturmak” anlamına gelen cülûs tabirinin oldukça eski bir tarihe sahip olduğu görülmektedir. Minyatürlerde Hz. Süleyman çok defa taht üzerine oturmuş halde tasvir edilmiştir. İslâmiyet’te gerçek hâkimiyet Allah’a aittir ve insan yeryüzünde O’nun halifesidir (el-Bakara 2/30; Sâd 38/26). Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebû Bekir imam seçilmiş ve ona halef olmuştur. Hz. Ömer ise Hz. Ebû Bekir’in vasiyetiyle halife olmuş, onun halifeliği yine bütün müslümanlarca onaylanmıştı. İslâmiyet’in ilk zamanlarında halife biatla yani bir nevi seçimle iş başına gelirken Emevîler’den itibaren (Hz. Muâviye oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmişti) hilâfet saltanata ve hânedanlık şekline dönüşmüş ve yüzyıllarca bu şekilde devam etmiştir. Emevî halifelerinden Muâviye b. Ebû Süfyân, Mervân b. Hakem, Yezîd b. Velîd b. Abdülmelik ve Mervân b. Muhammed hariç diğerleri veliaht tayin edilerek hilâfet makamına geçmişlerdir.

Abbâsîler mevkileri itibariyle tabii olarak Sâsânî Devleti’nin müessese, usul ve kanunlarından etkilenmişler, buna İslâmî kanunları da katarak bir hilâfet teşkilâtı kurmuşlardır. Abbâsîler’de veliahtlığa fazla önem verilmemiş ve hânedan mensupları zaman zaman halifelik için çetin mücadelelere girmişlerdir.

İlhanlı Hükümdarı Argun Han’ın cülûsunu tasvir eden bir minyatür (Oriental Miniatures, Taşkent 1980, rs. 25)
  İlhanlı Hükümdarı Argun Han’ın cülûsunu tasvir eden bir minyatür (Oriental Miniatures, Taşkent 1980, rs. 25)

Orta Asya Türk devletlerinde hâkimiyetin hana doğrudan gökten yani Tanrı’dan geldiği kabul edilirdi, fakat saltanatın intikali hususunda yetkili merci kurultaydı. Karahanlılar’da en büyük kardeş hükümdar adayı sayılırsa da genellikle hânedan üyelerinden en nüfuzlusu ve en asili kurultay tarafından han seçilirdi. Moğollar’da da bütün şehzadeler aynı hakka sahip oldukları için şahsî meziyet ve başarı tercih sebebiydi. Nitekim Cengiz Han sağlığında öteki oğullarının rızâsını alarak ortanca oğlu Ögedey’i veliaht tayin etmişti. Abaka Han, istemediği halde kurultay tarafından babası Hülâgû’nun yerine hükümdar seçilmişti. İran Moğolları (İlhanlılar) büyük Moğol kağanına tâbi olduklarından yeni hükümdarın (ilhan) cülûsu mutlaka kağan tarafından saltanat menşuru, hil‘at ve külâh (taç) gönderilerek tasdik edilirdi. Fakat bu usul Gazan Mahmud Han’ın cülûsuna kadar devam etmiş, müslüman olan bu hükümdar kağanı tanımamıştır. Yeni hükümdarın cülûsu müneccimbaşı tarafından belirlenen eşref-i sâat*te olurdu. Abaka Han’ın cülûs saatini ünlü İslâm bilgini Nasîrüddîn-i Tûsî belirlemişti.

İslâm öncesi Türk devletlerinde hânedan üyelerinin tahtta eşit hakka sahip olması, zaman zaman taht kavgalarına ve devletin zayıflamasına sebep oluyordu. Aynı usul müslüman Türk devletlerine de geçmiş, ülke toprakları hânedanın ortak malı sayılmıştır. Türkler’in İslâmî devirde kurdukları devletlerden biri olan Büyük Selçuklular’da da tahta geçişte kesin bir kural yoktu. Bunun sonucu olarak sultanların daha sağlığında veya ölümlerinden hemen sonra saltanat mücadeleleri başlardı. Hânedan üyelerinin her biri hayatını ortaya koymak suretiyle böyle bir mücadeleye her an katılabilirdi. Hükümdar tarafından bir veliaht tayin edilmiş olsa bile onun ölümünden sonra bu tayin hukukî değerini kaybediyordu. Zira hükümdarın ölümüyle birlikte bütün kanunlar ve hukukî tasarruflar yeni hükümdarın tasdikine kadar hukukî mesnedden mahrum sayılmaktaydı. Nitekim Büyük Selçuklular’ın ilk hükümdarı Tuğrul Bey, üvey oğlu Süleyman’ı veliaht seçtiği halde Süleyman kardeşi Alparslan tarafından tahttan uzaklaştırılmıştır. Aynı şekilde Berkyaruk da Sultan Melikşah tarafından tahta aday gösterilmişken Terken Hatun kendi oğlu Mahmud’u sultan ilân ettirmeyi başarmıştır. Yine Sultan Berkyaruk’un oğlu Melikşah’ı Sultan Muhammed Tapar, onun veliaht oğlu Mahmud’u da amcası Sencer bertaraf etmişlerdir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun devamı olan Anadolu Selçukluları’nda da durum pek farklı değildi. I. Kılıcarslan’ın ölümünden sonra oğullarından Melikşah ile I. Mesud, Mesud’un ölümünden sonra da oğullarından Şehinşah ile II. Kılıcarslan arasında kanlı mücadeleler olmuştur. Bu tür mücadeleler daha sonraki hükümdarlar arasında da görülmektedir.

Büyük Selçuklular’da fiilen isyana kalkışmayan bir hânedan mensubunun saltanatta hak iddia edebileceği endişesiyle idam edildiği görülmemiştir. Buna karşılık Anadolu Selçukluları’nda cülûs meselesi yüzünden kardeş katli yoluna gidilmiştir. Nitekim II. Kılıcarslan 1155’te tahta çıkınca kendisine rakip gördüğü ortanca kardeşini boğdurmuş, II. Gıyâseddin Keyhusrev de bir oğlu olunca Borgulu (Uluborlu) Kalesi’nde hapsettiği iki kardeşini öldürtmüştür.

Hârizmşahlar’da ise genellikle veliaht tayini yoluna gidildiği görülmektedir. Nitekim Alâeddin Muhammed, önce üç oğlundan en küçüğü olan Kutbüddin’i, ardından da daha kabiliyetli gördüğü en büyük oğlu Celâleddin’i veliaht tayin etmiştir.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşünden sonra kurulan Anadolu beyliklerinde de devlet hükümdar ailesinin ortak malı olarak kabul edilmekteydi. Ailenin bey dışındaki öteki fertleri taşrada valilik yaparlardı. “Ulu bey” de denilen hükümdar (Enverî, s. 26, 31, 33) aile efradı arasından seçilirdi. Nitekim Aydınoğlu Mehmed Bey’in ölümünden sonra kahramanlığıyla meşhur Umur Bey devlet ileri gelenlerince hükümdar seçilmiş ve bu seçimi kardeşleri de onaylamıştı. Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletlerinde cülûs Anadolu beyliklerindekinden pek farklı değildi. Yeni hükümdar aile ve aşiret reislerince seçilir, öteki şehzadeler taşrada valilik yaparlardı.

Memlükler’de ise hükümdar seçimi farklı idi. Saltanat bir ailenin tekelinde olmadığından ölmeden önce sultanın vasiyet ettiği şehzade hükümdar olabildiği gibi emîrlerden biri de seçilebilirdi. Hükümdar seçiminde ehliyet ve iktidar kadar yaşlılık da tercih sebebiydi. Bu seçimde emîrlerden başka kapıkulu askerlerinin de rolü olurdu. Memlükler’de şehzadelerin katliyle ilgili herhangi bir uygulama olmayıp bunlar genellikle İskenderiye veya Suriye’deki bir kalede hapsedilirdi.

Osmanlılar’da cülûs sözü daha çok şehzadelerin tahta geçişi münasebetiyle kullanılmış, bununla ilgili olarak cülûs bahşişi, cülûs çıkması, cülûs terakkîsi, cülûsiye vb. tabirler ortaya çıkmıştır. Osmanlılar’da da önceleri yerleşmiş bir cülûs sistemi yoktu. Bu durum hânedan mensupları ve özellikle şehzadeler arasında kanlı mücadelelere sebebiyet vermiştir. Kuruluş devrinde (1299-1453) tahta geçiş, daha önceki Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi genellikle devlet ileri gelenlerinin bir şehzade üzerinde ittifakıyla gerçekleşmiştir. Bu şehzadenin bazan vasiyet yoluyla belirlendiği de olmuştur.

Devlete adını veren Osman Gazi’ye, babası Ertuğrul Bey’in ölümünden sonra, Bizanslılar’a karşı yaptığı başarılı savaşlar sebebiyle Anadolu Selçuklu Sultanı III. Alâeddin Keykubad tarafından bağımsızlık ve hükümdarlık alâmetleri gönderilmiş, ardından da devletin kuruluşunda önemli rol oynayan ahîlerin desteği ve aşiret ileri gelenlerinin ittifakıyla beyliğe seçilmiştir. Osman Bey’in cülûsu münasebetiyle eski Türk geleneğine göre küçük bir merasim yapılmıştır. Ertuğrul’un kardeşi Dündar Bey başlangıçta Osman Gazi’nin beyliğini onaylamış, fakat daha sonra yeğeni aleyhine faaliyetlerde bulununca muhtemelen onun tarafından öldürülmüştür. Osmanlılar’da taht için ilk öldürme olayının bu olduğu sanılmaktadır.

Orhan Bey babasının sağlığında ona vekâlet etmiş, babasının ünlü vasiyetiyle beyliğe aday gösterilmiş ve onun ölümünden sonra ahîler topluluğu önünde tahta çıkmıştır. Öte yandan ahî reislerinden olduğu bilinen I. Murad da ahîler tarafından hükümdar seçilmiştir. Kesin olarak bilinen ilk kardeş katli olayı ise bu padişah zamanında gerçekleşmiştir. Murad Hüdâvendigâr önce taht için harekete geçen kardeşleri İbrâhim ve Halil’i (Ahmedî, s. 15), sonra da Bizans imparatorunun oğlu Andronikos ile birleşip kendisine isyan eden oğlu Savcı Bey’i devletin selâmeti için öldürtmek zorunda kalmıştır.

Yıldırım Bayezid Kosova Savaşı sırasında babasının şehid edilmesi üzerine orduda bulunan beyler tarafından padişah ilân edilmiş ve ordunun sol kanadına kumanda etmekte olan kardeşi Yâkub Bey devlet ileri gelenlerinin de reyi ile öldürülmüştür. Böylece savaşın sonunu etkileyebilecek muhtemel bir iç isyan önlenmek istenmiştir (Karamânî Mehmed Paşa, s. 347). Bu olay, daha önceki meşrû hükümdarlara karşı çıkan isyan sonrası öldürmelerden farklı şekilde meydana gelen ilk öldürme hareketi olarak görülür. Ancak bazı tarihçilere göre Yâkub Çelebi taht iddiasında bulunduktan sonra öldürülmüştür (D. Kantemir, I, 43).

Yıldırım Bayezid’in Ankara Savaşı’nda esir alınması ve ölümünden sonra oğulları arasında çıkan uzun mücadeleler neticesinde Çelebi Mehmed kardeşlerini bertaraf ederek Edirne’de hükümdarlığını ilân etmiştir. Onun ölmeden önce büyük oğlu Murad’ı Amasya’dan çağırtması üzerine II. Murad vasiyetle, fakat devlet erkânı ve yeniçerilerin de onayı ile cülûs etmiştir (Âşıkpaşazâde, s. 94). Bu padişah da önce Yıldırım Bayezid’in oğlu olduğunu ileri sürerek saltanat iddiasında bulunan ve tarihlere Düzmece Mustafa olarak geçen amcasını, sonra da kendisine isyan eden kardeşi Mustafa Çelebi’yi öldürtmek zorunda kalmıştır (Neşrî, II, 557).

Fâtih Sultan Mehmed’in cülûsu daha değişiktir ve babası II. Murad’ın kendi isteğiyle tahttan çekilmesi üzerine 1444 yılında on iki yaşında tahta geçmiştir. Onun bu ilk saltanatı 1446 yılında sona ermiş, yerine tekrar babası Sultan Murad cülûs etmiştir. Tahtın tek adayı olan II. Mehmed’in ikinci ve kesin cülûsu, babasının 1451 yılında ölümünden sonra gerçekleşmiştir. İstanbul’un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed hâkimiyetin bölünmezliği ilkesini benimsemiş ve bunu kanunlaştırmıştır. Fakat devletin teşkilât ve teşrifat kanunlarını derleyip toparlarken cülûs sistemine o da bir açıklık getirmemiş, sadece, “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir. Ekser-i ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar” demekle yetinmiştir (Özcan, TD, s. 46). Fâtih bu hükmü koymakla bütün oğullarını eşit biçimde tahtın vârisi kılmış ve cülûs edenin “nizâm-ı âlem için” diğerlerini öldürtmesini uygun görmüştür. Nitekim ölümünden hemen sonra oğulları Bayezid ve Cem Sultan arasındaki taht kavgaları âdeta onu haklı çıkarmıştır. Bununla beraber II. Bayezid’in kendisine halef olarak büyük oğlu Ahmed’e teveccühü, daha sağlığında şehzadeler arasında taht mücadelelerinin başlamasına sebep olmuştur. Sonunda babasının özellikle Doğu politikasını benimsemeyen ve ona karşı isyan eden Selim, yeniçerilerin de desteğiyle II. Bayezid’in tahttan ayrılmasını sağlamış ve cülûs etmiştir. Ancak Yavuz Sultan Selim kardeşlerinden başka kardeşlerinin oğullarını da öldürtmek suretiyle kanunnâmenin kapsamını genişletmiştir.

Kanûnî Sultan Süleyman rakipsiz olarak tahta geçtiğinden cülûsu esnasında herhangi bir olay çıkmamıştır. II. Selim de daha babasının hükümdarlığı sırasında kardeşleri öldürüldüğü için taht kavgası olmadan cülûs etmiştir.

Başlangıçtan beri genellikle babadan oğula, birkaç istisna dışında özellikle büyük şehzadeye intikal eden saltanat I. Ahmed’den itibaren değişmiş, “seniorat” sistemi de denilen “ekberiyet” ve “erşediyet”, yani hânedanın en büyük ferdinin cülûsu usulü benimsenmiş, öteki şehzadeler sarayın özel bir yerinde tutulmaya başlanmıştır. Ancak şehzadelerin tahta çıkışında saray ağaları ve vâlide sultanların büyük rolleri olmuştur. Nitekim Sultan Ahmed’in genç yaşta ölümü üzerine saltanatın intikalinde değişiklik yapılarak yerine aklî dengesizliği bilinen kardeşi Mustafa cülûs ettirilmiştir. Fakat Sultan Mustafa üç ay sonra tahttan indirilmiş, yerine I. Ahmed’in henüz on beş yaşındaki büyük oğlu Osman getirilmiştir. Sultan Osman padişah olunca orduya gönderdiği hatt-ı hümâyunda, babasının ölümünden sonra saltanatın “kanûn-ı kadîm”e göre kendisinin hakkı olduğunu bildirmiş ve böylece “ekberiyet” usulüne karşı çıkmıştır. Bununla birlikte daha sonraki cülûslarda hep bu usul uygulanmıştır.

Yeniçerilerin ayaklanması sonucunda II. Osman’ın öldürülmesi üzerine ikinci defa cülûs eden Sultan Mustafa bir süre sonra tekrar tahttan indirilmiş ve yerine I. Ahmed’in öteki oğlu IV. Murad Osmanlı tahtına çıkarılmıştır. IV. Murad başlangıçta kardeşlerine dokunmamış, fakat Revan Seferi (1635) arefesinde bunlardan Bayezid ve Süleyman’ı, Bağdat Seferi (1638) arefesinde de Kasım’ı öldürtmüştür.

IV. Murad ölünce yerine kardeşi İbrâhim cülûs etmiştir. Bu padişaha da hânedanın hayattaki tek şehzadesi olan oğlu IV. Mehmed halef olmuştur. Yedi yaşında tahta geçen IV. Mehmed cülûsu münasebetiyle yayımladığı fermanda Allah’ın yardımıyla ve kabiliyeti sayesinde sultan olduğunu, vezirler, ulemâ ve halkın reyleriyle tahta çıktığını söylemiştir. Bundan sonra kardeş katli uygulamasından vazgeçilerek bazı istisnalar dışında buna artık başvurulmamıştır. Nitekim tahttan indirilen IV. Mehmed’in yerine cülûs eden kardeşi II. Süleyman ağabeyini öldürtmemiştir. II. Ahmed ve I. Mahmud’un cülûsları sonrasında çıkardıkları fermanlarda ise cülûsta bir şehzadede ittifakın devamı usulünün esas alındığı görülmektedir. I. Mahmud’dan sonraki cülûslarda “ekberiyet” esasına uyularak hânedanın en yaşlı üyesi tahta geçmiş, öteki şehzadelere dokunulmamıştır. III. Ahmed Patrona İsyanı sırasında tahttan indirileceğini anlayınca hânedanın en yaşlı üyesi olan kardeşinin oğlu Mahmud’u çağırarak ona önce kendisi biat etmiş, daha sonra da dairesine çekilmiştir (Subhî, vr. 9b). Aynı şekilde III. Selim de Kabakçı İsyanı’nda kendisinin yerine büyük şehzadesi Mustafa’nın istendiğini anlayınca yanına gidip saltanatı ona bırakmıştır.

Gerek Sultan Abdülmecid gerekse kardeşi Sultan Abdülaziz saltanatın tekrar “primogenitur” sistemine göre en büyük şehzadeye intikali usulünü getirmek istemişlerse de başarılı olamamışlardır. Meşrutiyet taraftarı Yeni Osmanlılar Sultan Abdülaziz’i tahttan indirdikten sonra şartlı olarak Sultan Murad’ı cülûs ettirmişler, daha sonra yine Meşrutiyet’i ilân etmesi şartıyla Şehzade Abdülhamid’i tahta geçirmişlerdir. “Seniorat” usulünün 1876 Kanûn-ı Esâsîsi’ne girerek (md. 3) yazılı kanun maddesi haline gelmesi bu padişah zamanında olmuştur. Sultan Reşad ve son padişah Vahdeddin bu maddeye göre cülûs etmişlerdir.

Cülûs Merasimi. İslâm ve müslüman Türk devletlerinde şehzadelerin tahta geçmesi münasebetiyle tören düzenlenirdi. Bu tören herhangi bir taht kavgasına engel olmak için ölen hükümdarın cenaze merasiminden önce yapılırdı. Eski Türk ve Moğol devletlerinde cülûs için uğurlu bir saat seçilir, yeni hükümdar yüksek rütbeli iki noyanın refakatinde tahta oturur, bu sırada üzerinden etrafa paralar saçılırdı. Selçuklular’da cülûsu müteakip yeni hükümdarın verdiği toy sırasında sofranın yağmalanması, ecdat türbelerinin ziyaret edilmesi, fukaraya sadaka dağıtılması, biattan sonra rütbelerine göre devlet ileri gelenlerine hil‘at giydirilmesi usuldendi. İran Moğolları’nda hükümdarın cülûsunda hatunlara, şehzadelere, noyanlara ve öteki emîrlere hil‘atler, bahşişler verilirdi. Yeni hükümdarın sağında sandalyelere oturmuş halde hatunlar, solunda ise ayakta şehzadeler ve noyanlar dururlardı. Cülûsun ardından içkili ziyafet tertip edilirdi.

Memlükler’de yeni hükümdar saltanat alayı ile, maiyetinde ümerâ ve askerler olduğu halde cülûs ederdi. Arkadan gelen çavuşlar da alkış* tutarlardı. Cülûsu müteakip emîrler yer öperlerdi. Bu sırada yeni hükümdar ümerâya eziyet etmeyeceğine, emîrler de kendisine bağlı kalacaklarına dair Kur’an üzerine yemin ederlerdi. Daha sonra yeni hükümdarın saltanatı her yere duyurulur, böylece hutbenin onun adına okunması sağlanırdı. Yeni sultanın cülûsu halife tarafından gönderilen kara atlastan yapılmış hil‘atlerle tasdik edilir ve kendisine ahidnâme* verilirdi.

Küçük bazı farklarla hemen bütün İslâm ve Türk devletlerinde gerçekleştirilen cülûs merasimi en güzel şekliyle Osmanlı Devleti’nde görülmektedir. Osmanlılar’da hükümdar ölünce Dârüssaâde ağası durumdan hemen sadrazamı haberdar ederdi. Sadrazam da vezirleri, kaptanpaşayı, şeyhülislâmı ve kazaskerleri, defterdarı, nişancıyı, nakîbüleşrafı, İstanbul kadısını, yeniçeri ağasını, sekbanbaşıyı ve kul kethüdâsını çağırarak hep birlikte saraya giderler, Kubbealtı’nda veya Sünnet Odası’nda toplu halde yeni padişahın çıkmasını beklerlerdi. Fakat I. Ahmed ve II. Mustafa örneklerinde olduğu gibi bazan bu usulün dışına çıkarak devlet ileri gelenlerini beklemeden tahta cülûs eden padişahlar da olmuştur. XVII. yüzyıl başlarından itibaren, tahta geçecek şehzade kızlar ağası ve silâhtar ağa tarafından şimşirlik*ten alınır, padişahın vefat ettiği ve saltanat nöbetinin kendisine geldiği söylenip tebrik edilirdi. Bu arada Selçuklular’da olduğu gibi Osmanlılar’da da bazan tahta yeni geçen hükümdara ölen padişahın naaşı gösterilirdi. Padişah, bir kolunda Dârüssaâde ağası, diğer kolunda silâhtar ağa olduğu halde önce Hırka-i Şerif Dairesi’ne götürülürdü. Burada sadrazam ve şeyhülislâmın biatından sonra başında saltanat alâmeti olarak yûsufî destar ve sırtında samur erkân kürkü ile eski bir Türk töresine göre müneccimbaşı tarafından belirlenen eşref-i sâatte Bâbüssaâde önünde kurulan tahta oturtulur (Cevdet, IV, 236-237) ve hemen öteki devlet ricâli de kendisine biat ederdi. Bir yandan yeni padişah için cülûs töreni yapılırken öte yandan ölen padişah için de cenaze merasiminin hazırlıklarına başlanırdı. III. Mehmed’e matem elbiseleriyle biat edilmişti (Selânikî, II, 434).

Sadrazam ve şeyhülislâm yeni padişaha Hırka-i Saâdet Dairesi’nde biat ettiklerinden genellikle tören yerinde hükümdara önce nakîbüleşraf biat ve dua ederdi. Ardından bayram tebriklerinde olduğu gibi Kırım hanzâdesi, rikâb-ı hümâyun ağaları ve kapıcıbaşı ağalar biat ederlerdi. Kubbealtı’nda bekleyen şeyhülislâmın gelip dua etmesinden sonra sadrazam ve öteki vezirler, kazaskerler, diğer devlet ileri gelenleri, ocak ağaları biat ederek tebriklerini sunarlardı. Nihayet teşrifatçı efendinin etek öpmesiyle merasim biterdi. Yeni hükümdar tahtından kalkıp hazır bulunanları selâmladıktan sonra selefi olan hükümdarın cenaze namazını kılar ve Enderun’a dönerdi. Padişahın tahta oturuşunda ve kalkışında vezîriâzamın, şeyhülislâmın, öteki vezirlerin ve kazaskerlerin tebrikleri sırasında Dîvân-ı Hümâyun çavuşları tarafından alkış tutulması tören gereğiydi. Yeni padişahın cülûstan sonra sakal bırakması âdet olup buna “tesrîh-i lihye” denirdi. Padişah birkaç gün içinde paşa kapısına yeni kazdırdığı mühürle birlikte bir hatt-ı hümâyun göndererek sadrazama makamında kaldığını bildirir ve bazı öğütlerde bulunurdu. Bu hatt-ı hümâyun reîsülküttâb tarafından devlet erkânının huzurunda merasimle okunurdu. Sadrazam da cevap olarak bir teşekkür mektubu yazar ve hatt-ı hümâyunu getiren saray görevlisiyle gönderirdi. Bu arada görevliye kürk, maiyetine de hil‘atler giydirilip hediyeler verilirdi. Buna “umum hil‘ati” denirdi. Birkaç gün sonra sadrazam ve şeyhülislâmın teşekkür için saraya gitmeleri, huzura çıkmaları teşrifat kuralı gereğiydi. Ardından yeni padişahın Eyüp Sultan’a götürülerek orada kılıç kuşanma merasiminin yapılması da devletin sonuna kadar devam etmiş törenlerdendir. Kılıç kuşanma merasimini padişah türbelerinin ziyareti takip ederdi. Önceleri bütün padişah türbelerini kapsayan bu ziyaret daha sonra sadece Fâtih Sultan Mehmed’in türbesine inhisar etmiştir. Cülûsun on beşinci günü yeni padişahın Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gitmesi ve kayıt defterlerini gözden geçirmesi de âdetti (Atâ Bey, I, 254-257).

XVII ve XVIII. yüzyıllarda cülûs törenleri sırasında bazı padişahlar başlarına yûsufî denilen bir sarık sarar veya bu adla anılan bir serpuş giyerlerdi. Rivayete göre Hz. Yûsuf’a ait olan bu sarığı Yavuz Sultan Selim Mısır’dan getirmişti. IV. Murad kılıç alayından sonra hırka-i şerife yüz sürmüş ve Hz. Yûsuf’a izâfe edilen sarığı başına giyerek iki rek‘at namaz kılmıştır (Evliya Çelebi, I, 227). IV. Mehmed cülûsu sırasında henüz yedi yaşında olduğundan başına mücevveze* giymiş, Edirne’de cülûs eden II. Ahmed ise yûsufî destarın İstanbul’da kalmasından dolayı geçici olarak küçük bir destara iki büyük yumru zümrüt sorguç takılmak suretiyle yapılan sarığı giymiştir (Silâhtar, II, 573). III. Ahmed cülûsu sırasında sırtına padişahlara mahsus samur kapaniçe giymiş ve üç sorguçla süslenmiş yûsufî sarığı sarmış (Râşid, III, 70), aynı şekilde III. Selim de cülûsunda başına yûsufî serpuş giymiştir.

Biat merasimine Kanûn-ı Esâsî’nin ilânından (1876) sonra da devam edilmiştir. Fakat V. Murad ve Sultan Reşad’a eski yerinde değil Bâb-ı Seraskerî’de biat edilmiştir. Sultan Reşad’ın vüzerâ ve ulemâ tarafından elinin öpülmesi, hatta bazan tutulmasıyla âdeta biat töreninin aslî şekli uygulanmış, bu padişaha telgraflarla da biat edilmiştir.

Yeni padişahın cülûsu İstanbul’da dellâllar ve top atışlarıyla ilân edilir, ayrıca devletin her tarafına gönderilen fermanlarla bütün tebeaya duyurulurdu. Böylece şenlikler yapılır, hutbenin yeni hükümdar adına okunması, sikkenin de onun adına kestirilmesi emredilirdi (BA, MD, nr. 102, s. 4).

Cülûsun elçiler vasıtasıyla dost ve komşu devlet hükümdarlarına bildirilmesi de âdetti; buna “cülûs tebliği” denirdi. Bu arada yabancı devletlerden cülûs tebriki için elçiler gelir, bunlar için de kabul törenleri düzenlenirdi. Yeni padişahın cülûsu ayrıca Osmanlı Devleti’ne tâbi Kırım hanına, Eflâk ve Boğdan voyvodalarına, Erdel kralına da bildirilirdi (BA, Cevdet-Saray, nr. 5934).

Cülûs Bahşişi. Yeni padişahın cülûsu münasebetiyle devlet ve saray erkânına, ulemâya ve kapıkulu ocakları mensuplarına bahşiş verilirdi. XVII. yüzyıldan itibaren “cülûs in‘amı” da denilen bu âdet Osmanlılar’dan önceki İslâm devletlerinde de görülmektedir. Abbâsîler’de “hakku’l-bey‘a” denilen bahşiş, bazan devlet hazinesini sarsacak kadar ağır bir masraf haline gelirdi. Aynı âdet Sâmânîler’de, Gazneliler’de, Selçuklular’da, Hârizmşahlar’da, diğer İslâm-Türk devletlerinde ve Moğollar’da da vardı. Memlükler’deki cülûs bahşişine “nafakatü’l-bey‘a” denirdi. Kansu Gavri’nin cülûsunda memlük denilen köle askerlere 100’er, cülbân adı verilen çoğu Habeşî köle askerlere 50’şer ve karanisa denilen aylıklı korsan askerlere de 30’ar duka verilmişti. Hazinede para bulunmadığı zamanlarda bu bahşişlerin verilememesi yüzünden askerler ayaklanır ve karışıklık çıkarırlardı.

Osmanlılar’da ilk cülûs bahşişini Yıldırım Bayezid vermiş, bu âdet Fâtih Sultan Mehmed veya oğlu II. Bayezid zamanında kanun haline getirilmiştir. Osmanlılar’da bazan cülûs bahşişiyle karıştırılan bir de sefer bahşişi vardır. Bir padişahın cülûsunu müteakip sefere çıktığı zaman verilen bu bahşişi ilk defa II. Mehmed’in Karaman seferinden (1451) dönüşü sırasında yeniçeriler padişahtan zorla almışlardır. II. Mehmed’in verdiği bu 10 kese akçe daha sonraki cülûslara örnek olmuş ve hem askerî düzenin bozulmasının hem de devlet hazinesinin boşalmasının başlıca sebebini teşkil etmiştir (bk. SEFER).

II. Bayezid daha cülûs etmeden Amasya’dan İstanbul’a gelirken askerin bahşiş talebiyle karşılaşmış, bunun üzerine hem cülûs bahşişlerini vermiş hem de ulûfelerine zam yapmıştır. Bu âdetin genişletilerek vezir ve devlet adamlarını da içine alması yine bu padişah zamanında olmuştur. Böylece Osmanlılar’da cülûs bahşişi, biri bir defaya mahsus, diğeri ise kapıkulu askerlerinin maaşlarına yapılan zam şeklinde olmak üzere ikiye ayrılmıştı. İkincisine “cülûs terakkîsi” de denirdi (aş.bk.). Tahta çıkan padişahın, “Kullarımın bahşiş ve terakkîleri makbulümdür, verilsin” demesi, ardından başçavuşun ölen padişaha ve yeniçerilere dua etmesi, çavuşların da “âmin” demeleri ve bütün bu sözleri askerin işitmesi âdetti. Yavuz Sultan Selim’e kadar askerî sınıfların her birine farklı miktarda bahşiş verilmiştir. Bu padişah her yeniçeriye 3000’er akçeye denk 50’şer altın vermiş, gerek bu miktar gerekse yeniçerilerin yevmiyesine “terakkî” adı altında ayrıca 2’şer akçe zam yapılması daha sonraki bahşişler için örnek olmuştur. Acemi oğlanlarına 2000’er, cebeci ve topçulara ise 1000’er akçe bahşiş dağıtılırdı.

Bahşiş meselesi zaman zaman devletin başında bulunanları zor durumda bırakmış ve isyanların çıkmasına sebep olmuştur. Cülûs bahşişi sebebiyle isyana ilk teşebbüs, kanuna uyulmadığı bahane edilerek II. Selim’in tahta çıkması sırasında olmuştur. Belgrad’da cülûs eden Sultan Selim, bazı yakınlarının telkinleriyle söylenmesi âdet olan sözleri söylemeyince asker arasında huzursuzluk başlamış ve muhtemel bir isyan, Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa’nın ikazı üzerine askere 3000’er akçe cülûs, 1000’er akçe de sefer in‘amı verilerek önlenebilmiştir. II. Selim’in cülûsunda vezir ve devlet adamlarından başka ulemâya da bahşiş verilmiş ve bu bahşiş Sahn-ı Semân’ın hâriç müderrislerine kadar teşmil edilmiştir. Ulemâya ayrıca softan birer cübbe ihsan edilmiştir. II. Selim’in cülûs bahşişi, o sırada fethedilen Sakız adasından gelen ganimetlerle karşılanmıştır.

III. Murad’ın cülûsunda Enderun hazinesinden her kesede 10.000 altın olmak üzere 75 kese altın çıkmış ve bunun 70 kesesi başta yeniçeriler olmak üzere kapıkulu askerlerine dağıtılmıştır. III. Mehmed’in cülûsu münasebetiyle sadrazam ile şeyhülislâma 30.000’er, vezirler ve kazaskerlere 20.000’er, yüksek rütbeli kadılara 15.000’er, müderrislerin büyüklerine 5000’er, küçüklerine 3000’er, meşâyihin bazısına 1000’er, defterdarlara 20.000’er, nişancıya 30.000, çavuşbaşı ile kapıcılar kethüdâsına 15.000’er, rikâb-ı hümâyun ağalarına 10.000’er, müteferrikalara 2000’er, reisülküttâba 7000, defter-i hâkanî emînine 5000, evkaf muhasebecisine, mukātâacıya, teşrifatçıya, Anadolu ve haraç muhasebecilerinin her birine 3000’er, öteki memurlara da belirli miktarlarda bahşiş dağıtılmış, bazısına ayrıca elbiselik kumaş ve hil‘at hediye edilmiştir (Ayn Ali, s. 108-112).

Başlangıçta padişahların bir ihsanı olan cülûs bahşişi sonraları zorla alınan bir ücrete dönüşmüş ve bu yolda birçok kanlı olay meydana gelmiştir. Sık sık gerçekleşen cülûslar münasebetiyle verilen bahşişler devlet hazinesini büyük sıkıntılara sokmuştur. Meselâ I. Ahmed’in ölümünden (1617) sonra I. Mustafa’nın, birkaç ay sonra II. Osman’ın, dört yıl sonra tekrar I. Mustafa’nın, dört ay bile olmadan IV. Murad’ın cülûsları yüzünden beş yılda dört defa bahşiş verilmesi devleti çok zor durumda bırakmış, hatta IV. Murad’ın cülûs bahşişi saraydaki altın ve gümüş kap kacakların eritilerek para kestirilmesiyle verilebilmiştir. Her cülûs hazineye yaklaşık 300 milyon akçeye mal oluyordu.

1648 yılında tahta geçen IV. Mehmed’in cülûsu münasebetiyle yeniçeri ağasına 100.000, sekbanbaşıya 30.000, yeniçeri kâtibine 9000, kethüdâ beye 7000, yayabaşıların her birine 3000’er, ayrıca yayabaşılara “hil‘at-bahâ” adıyla 400’er akçe ve her yeniçeri ve baltacı neferine 3000’er akçe bahşiş verilmiş, toplam olarak bütün ocak halkına 660.000 akçe dağıtılmıştır (Eyyûbî Efendi Kanunnâmesi, vr. 25b-26b). Aynı şekilde 1687’de tahta çıkan II. Süleyman’ın cülûs bahşişi 4557 kese yani 100 milyon akçeye yakın bir meblağ tutmuştur. Bu para bir defada verilememiş, 1256 kesesi iç hazineden, 3301 kesesi Mısır irsâliyesi ile Bağdat, Basra ve Erzurum eyaletlerinin tuğ câizelerinden sağlanmıştır. Dört yıl sonra cülûs eden II. Ahmed’in bahşişi, sürekli savaşların da tesiriyle devleti güç durumda bırakmıştır. III. Ahmed’in cülûsunda ise hazine boş olduğundan devrin defterdarı Sarı Mehmed Paşa çok zor durumda kalmış, sonunda onun şahsî gayretleri ve maktul şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi’nin metrûkâtıyla gerekli meblağ sağlanabilmiştir. I. Mahmud’un cülûs bahşişi ise maktul sadrazam Nevşehirli İbrâhim Paşa ve akrabalarından müsâdere edilen paralardan karşılanmıştır (Şem‘dânîzâde, I, 13). Daha önce II. Süleyman’ın cülûsu sırasında yeniçeri emeklilerine de teşmil edilen bahşiş III. Osman zamanında tekrarlanmıştır. III. Osman’ın tahta çıkması dolayısıyla sadece cülûs bahşişi dağıtılmış, terakkî verilmemiştir.

Savaş zamanına rastladığından I. Abdülhamid ve III. Selim’in cülûsları sırasında bahşiş verilmemiştir. IV. Mustafa da babasını ve amcazadesini örnek göstererek bahşiş vermek istememiş, fakat kendisini tahta çıkaran Kabakçı Mustafa ve yeniçeri ileri gelenlerinin ısrarı üzerine yeniçerilere 180.000, yamaklara 100.000 kuruş cülûs bahşişi vermiştir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra (1826) bu âdet tarihe karışmış olmakla birlikte cülûs masrafları devam etmiş, II. Abdülhamid 60.000 altın tutan bu masrafları kendi servetinden karşılamıştır (Tahsin Paşa, s. 10-11).

Osmanlılar’da cülûs bahşişinin tevzii münasebetiyle bir divan toplanır ve bahşiş ulûfe tertibi üzere dağıtılırdı. Cülûs bahşişi divanında ulûfe divanında olduğu gibi arz*a girilmez, bahşişin dağıtılması için padişahın yazılı emri gelince önceden keseler içinde hazırlanmış olan paralar hemen tevzi edilirdi.

Cülûs Terakkîsi. Osmanlılar’da bir şehzadenin tahta çıkması münasebetiyle başta kapıkulu askerleri olmak üzere devletten maaş alanların ücretlerine yapılan zam için kullanılan bir tabirdir. Timarlı sipahilerin timarlarına yeni gelir kaynaklarının eklenmesi için de aynı tabir kullanılırdı. Bu zamlar sadece cülûs münasebetiyle değil savaşlarda gösterilen başarıların ardından da yapılırdı. Terakkîlerin miktarı çeşitli tarihlerde değişmiş olmakla birlikte genellikle günde 2 akçe, bazan da 3-4 akçe olurdu (bk. TERAKKÎ).

Cülûs Çıkması. Osmanlı padişahlarının tahta çıkmaları dolayısıyla yapılan merasimli terfilere “büyük çıkma”, “umum çıkması” veya sadece “cülûs çıkması” denirdi. Cülûs münasebetiyle Acemi Ocağı neferlerinin kıdemlileri Yeniçeri Ocağı’na kaydedilirlerdi. Saray hizmetlileri de genellikle taşra hizmetlerine gönderilir, bazan da saray içinde derecesi daha yüksek bir hizmete verilirlerdi. Sünnet, nikâh gibi olaylar sırasındaki çıkmalara ise “küçük çıkma” adı verilirdi. Kapıkulu süvarileri arasına efrad alınmasına ise “bölüğe çıkma” denirdi; bu da yine en çok cülûs münasebetiyle yapılırdı (Kâtib Çelebi, I, 46; Naîmâ, I, 114; Silâhdar, II, 302).

Cülûsiye. Padişahların tahta çıktıkları zaman dağıttıkları bahşiş (Râşid, II, 20) veya daha çok bu münasebetle yazılmış manzumeler, bazan da mensur yazılar için kullanılan bir tabirdir. Yüzyıllarca nazım halinde ve çoğunlukla kaside şeklinde yazılan cülûsiyelerin II. Abdülhamid devrinde gazetelerin ve gelişen gazeteciliğin tesiri ile mensur olarak yazıldığı da görülmüştür. Cülûsiyelerde yeni hükümdarın tahta çıkması münasebetiyle ülkenin mutluluk, huzur ve refaha kavuştuğu, halkın sevinç duyduğu vurgulanır ve Allah’a şükredilirdi. Manzum cülûsiyelerin en meşhurlarından biri Bâkî’nin II. Selim için, bir diğeri de Nef‘î’nin II. Osman için yazdığı şiirdir. Bâkî’nin cülûsiyesi şu beyitle başlamaktadır: “Bi-hamdillâh şeref buldu yine mülk-i Süleymânî / Cülûs etti saâdet tahtına İskender-i sânî”. Nef‘î’nin yazdığı cülûsiyenin son beyti ise şöyledir: “Şehinşâh-ı adâlet-pîşe Osman hân-ı sânî kim / Vücûdiyle hayât-ı tâze buldu mülk-i Osmânî”. Nev‘îzâde Atâî’nin IV. Murad’ın cülûsu münasebetiyle yazdığı kaside de bu vadide yazılmış en güzel örneklerdendir (Atâî, s. 766-768). Manzum cülûsiyelerin son örneklerinden biri, 1876’da V. Murad’ın tahta çıkması üzerine Ali Emîrî tarafından kaleme alınmıştır.

Cülûs Yıl Dönümleri. Osmanlılar’da dinî olaylar dışında yıl dönümü kutlamaları olmamakla birlikte II. Abdülhamid doğum yıl dönümleriyle birlikte cülûs yıl dönümlerine de önem vermiştir. Bu günlerde erkenden Mâbeyn’e çıkan padişah akşama kadar vekillerin, vezirlerin, müşirlerin ve yabancı sefirlerin, akşam da harem halkının ve ailesinin tebriklerini kabul ederdi. Bu münasebetle sarayın bahçesi ve daireleri fener ve bayraklarla donatılır, kapıların üstüne “Padişahım çok yaşa” yazılı levhalar asılırdı. Gece de eğlence, davet ve ziyafetlerle geçirilirdi. Abdülhamid’in kızı Ayşe Sultan (Osmanoğlu) hâtıralarında bu hususta geniş bilgi vermektedir (bk. bibl.).

Cülûs yıl dönümü şenliklerinin en muhteşemi, II. Abdülhamid’in tahta çıkışının yirmi beşinci yılında olmuştur. O gün sabahleyin Şale Köşkü’ne geçen padişah tebrik ve hediyeleri kabul etmiştir. Özellikle yabancı sefirlerin kabulü sırasında temsil ettikleri devletin millî marşının çalınmasına itina gösterilmiştir (Osmanoğlu, s. 82-85). Sultan Abdülhamid’in doğum ve cülûs yıl dönümlerinde kutlamalar mektup ve telgraflarla da yapılmış, padişah da bunlara cevabî teşekkürnâmeler göndermiştir (örnekler için bk. Abdülkadir Özcan – İlhan Şahin, s. 417-474).

Sultan Reşad’ın dördüncü cülûs yıl dönümü şenlikleri 27 Nisan 1912 tarihinde Hürriyet-i Ebediyye tepesinde yapılmış, bu sırada Yeşilköy’den havalanan ilk Türk uçağı da bir gösteri yapmıştır (Karatamu, s. 490).

BİBLİYOGRAFYA
BA, MD, nr. 102, s. 4; BA, Defter-i Teşrîfât, mükerrer, nr. 676, s. 2-3; BA, Cevdet-Askerî, nr. 50601; BA, Cevdet-Saray, nr. 1781, 2630, 2635, 5934; BA, İbnülemin-Maliye, nr. 5394; TSMA, nr. E 12377/1; İbn Bîbî, el-Evâmirü’l-alâiyye, I, 30-50, 82, 87, 109, 159-163; İbn Battûtâ, Seyahatnâme, I, 311-356; Ahmedî, Dâstân ve Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osmân (haz. Çiftçioğlu N. Atsız, Osmanlı Tarihleri I içinde), İstanbul 1925-49, s. 15; Karamânî Mehmed Paşa, Tevârîhu’s-selâtîni’l-Osmâniyye (trc. İ. Hakkı Konyalı, Osmanlı Tarihleri I içinde), İstanbul 1925-49, s. 347; Âşıkpaşazâde, Târih, s. 94-96, 107, 132, 140, 220-221; İbn Kemâl, Tevârîh-i Âl-i Osmân, I, 65-66; II, 3-4; VII, 6, 8-9; Neşrî, Cihannümâ (Unat), I, 34, 36, 106-107; II, 557; Rûhî, Târih, Süleymaniye Ktp., Mikrofilm merkezi, nr. 1919, vr. 25a; Lutfî Paşa, Âsafnâme (nşr. Ahmet Uğur), AÜ İlâhiyat Fakültesi İslâm İlimleri Enstitüsü Dergisi, sy. 4, Ankara 1980, s. 245, 249; Bostan Çelebi, Cülûsnâme-i Sultan Süleyman Han, TSMK, Revan, nr. 1283; Feridun Bey, Münşeât, I, 455-459; Selânikî, Târih (İpşirli), I, 39, 48-51, 99-108; II, 433-439, 468-473; Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, I, 315-316, 408; II, 208-209, 416; Ayn Ali, Risâle-i Vazîfehorân, s. 108-112; Koçi Bey, Risâle (Aksüt), s. 30; Atâî, Zeyl-i Şekāik, s. 766-768; Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 137; II, 290-291, 375; Kâtib Çelebi, Fezleke, I, 46, 385; Evliya Çelebi, Seyahatnâme, I, 227; Naîmâ, Târih, I, 105-108, 114, 357-358; Silâhdar, Târih, I, 580; II, 297-298, 302, 572-573, 583; Râşid, Târih, II, 2-3, 20-21, 29-33, 117, 156-157, 293-294; III, 70; Subhî, Târih, vr. 9b; Şem‘dânîzâde, Müri’t-tevârîh, I, 13; Enverî, Düstûrnâme, s. 26, 31, 33; Moğolların Gizli Tarihi (trc. Ahmet Temir), Ankara 1986, s. 190-191; Teşrîfât-ı Kadîme, s. 110-117; Âkif Mehmed, Târîh-i Cülûs-i Sultan Mustafâ-yı Sâlis, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 2108; Zîver, Cülûs Kasîdesi, İÜ Ktp., TY, nr. 4189; D. Kantemir, Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi (trc. Özdemir Çobanoğlu), Ankara 1979, I, 43; Destârî Sâlih Tarihi (nşr. Bekir Sıtkı Baykal), Ankara 1962, s. 18-21; d’Ohsson, Tableau général, VII, 104 vd.; Atâ Bey, Târih, I, 254-257; Cevdet, Târih, IV, 236-237; Cevad Paşa, Târîh-i Askerî-i Osmânî, İstanbul 1299, I, 93, 97, 218 vd.; Tahsin Paşa, Sultan Abdülhamid, Tahsin Paşa’nın Yıldız Hatıraları, İstanbul 1990, s. 10-11; C. Zeydan, Medeniyyet-i İslâmiyye, II, 175; Eyyûbî Efendi Kanunnâmesi, İÜ Ktp., TY, nr. 734, vr. 25b-26b; Sultan Selim’in Hal‘i, Millet Ktp., Ali Emîrî, Tarih, nr. 333, vr. 11a-b; Mehmed Memduh [Paşa], Hal‘ler ve İclâslar, İstanbul 1913; Tevârîh-i Cülûs-i Âl-i Osmân, Arkeoloji Ktp., Diyarbakırlı Said Paşa Kitapları, nr. 260; M. Fuad Köprülü, Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine Tesiri (nşr. Orhan F. Köprülü), İstanbul 1931 ⟶ İstanbul 1981, s. 5, 179-180; Marsigli, Osmanlı İmparatorluğunun Askerî Vaziyeti, s. 100; Uzunçarşılı, Medhal, s. 55-56, 132 vd., 175, 179-184, 191, 274, 296-303, 420-421; a.mlf., Saray Teşkilâtı, s. 45-49, 52-59, 184-188; a.mlf., Kapukulu Ocakları, I, 337 vd.; II, 139-144, 200; Spuler, İran Moğolları, s. 266-267, 280-281; Ayşe Osmanoğlu, Babam Sultan Abdülhamid: Hatıralarım, İstanbul 1986, s. 82-85; Selâhattin Karatamu, Türk Silâhlı Kuvvetleri Tarihi, III/6 (1908-1920), Ankara 1971, s. 490; Halil İnalcık, The Ottoman Empire: The Classical Age 1300-1600 (trc. Norman Itzkowitz – Colin Imber), London 1973, s. 59-64; a.mlf., “Osmanlı Padişahı”, SBFD, XIII/4 (1958), s. 68-79; a.mlf., “Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet Telâkkisiyle İlgisi”, a.e., XIV/1 (1959), s. 69-94; Ahmet Tabakoğlu, Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Mâliyesi, İstanbul 1985, s. 20, 184, 205-207, 266; Necib Âsım, “Müverrih Âsım Efendi’nin Metrûkât-ı Târîhiyyesinden Birkaç Parça”, TOEM, sene: 7, s. 182; Abdurrahman Şeref, “Biat ve Taklîd-i Seyf Merasimi”, Sabah, nr. 10334, İstanbul 17 Zilkade 1336; Abdülkadir Özcan, “Fatih’in Teşkilât Kanunnâmesi ve Nizâm-ı Âlem İçin Kardeş Katli Meselesi”, TD, sy. 33 (1982), s. 7-56; a.mlf., “Defterdar Sarı Mehmed Paşa’nın Mâlî Bazı Görüş ve Faaliyetleri”, GDAAD, sy. 10-11 (198-182), s. 239-248; a.mlf. – İlhan Şahin, “II. Abdülhamid’in Hususi Mektup ve Telgrafları”, TD, sy. 34 (1984), s. 417-474; Ahmet Ağırakça, “Osmanlılarda İlk Cülûs Merâsimi”, TK, sy. 282 (1986), s. 35-41; TA, XI, 291-293; Pakalın, I, 230-231, 312-316; Osman Turan, “Keykâvus I”, İA, VI, 632 vd.

LEAVE A RESPONSE

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− two = three

Pin It on Pinterest