MUHAMMED İKBAL SÖZLERİ | |

MUHAMMED İKBAL SÖZLERİ

MUHAMMED İKBAL SÖZLERİ

Muhammed İkbal

Çırpınıştır hayatı daha canlı yapan; çırpınıştır hayatı kanatlandıran.” (Muhammed İkbal)

20. asırda insanlık âleminin semasına doğan ve hâlihazırda bizlere yol göstermekte olan doğunun sönmeyen yıldızı, filozof, aydın, mütefekkir, şair İkbal Lahuri (Muhammed İkbal) ‘te Hindistan’ın Lahor şehrinde doğdu. Babası Nur Muhammed, sevilen, takva sahibi bir insandı. İkbal’in ilk hocası ve onun hayatında büyük etkileri olan bir şahsiyetti.

İkbal, hayatını İslamî çerçevede sürdürebilmesini sağlayan cevheri çocukluk yıllarında aldı ve bu cevher onu batıdaki tüm pisliklerden korudu. 4 yaşındayken cami hocası Gulam Hüseyin’den ve sonra Keşmir mollası Mescid Hisamuddin’den temel İslamî ilimleri aldı. Mir Hasan’dan Farsça, Arapça ve şiir sanatı üzerine dersler aldı. Hocalarının ve babasının etkisiyle İkbal’in yüreğine irfan tohumları saçıldı.

İkbal, ilk ve ortaöğrenimini bugün Pakistan’ın Pencap eyaletinde bulunan Siyalkot’ta tamamladı. Yüksek öğrenimine Lahor’da bulunan Lahor Üniversitesi Felsefe bölümünde başladı ve 1899 yılında Pencab üniversitesinden birincilikle mezun oldu. Sonra İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde felsefe ve iktisat tahsil etti. Daha sonra ise Almanya Münih Üniversitesi’nde “İslam öncesi ve İslam sonrasında İran’da felsefi düşünce” teziyle doktora yaptı.

Özellikle batıyı ve batılı aydınları iyi tanıdı hatta batıda kaldığı yıllarda birçoğuyla tanışma imkânı buldu. Nietzsche, Marx, Freud gibi batı düşünce dünyasının dinamiklerini okudu ve eleştiriler getirdi. Girdiği fırtınalı düşünce okyanusundan tek bir damla su yutmadan çıktı. Onların fikirlerinden halkı için kullanabileceklerini aldı ve onu sundu.

İkbal doğuyla batının, gelenekle yeniliğin arasında bir köprü kurdu ve adeta bu köprüden mücevherler ulaştırdı bizlere. İbn Teymiye’den Gazali’ye, Mevlana’dan Nietzsche’ye uzanan geniş bir ağdan istifade etti, bu kişilerin fikirlerini sentezleyip kendi dünyasında erittikten sonra ortaya yepyeni düşünce kıvılcımları saçtı.

1908’de Hindistan’a döndü ve bundan sonra daima fikirleriyle halkı aydınlattı. 1934 yılına kadar avukatlık yaptı bir yandan da eser üretti, şiir yazdı ve konferanslar verdi.

O, toplumunun hem şairi hem de filozofu olma yükünü tek başına sırtladı. 1908’den sonra keşfettiği Mevlana onun için bir Şems oldu.

M. İkbal aynı zamanda batıya karşı tavrını koymuş doğulu büyük bir aydındı. Batılılaşma hastalığına dikkat çeken şu sözleri bugün de değerini yitirmemiştir:

“Hakkı tutan zümre ile sürekli savaş halinde olan dinsiz medeniyete dikkat et! Bu medeniyete tutkunluk, fitneler doğurur ve Lat ile Uzza’yı yeniden Harem’e sokar. Kalp, onun büyüsünün tesiriyle kör olur ve ruh susuzluktan onun serabında helak olur. O, gönül şevkini öldürüyor, hatta kalbi kalıptan koparıp atıyor. Öyle usta bir hırsız ki güpegündüz soygun yapıyor! Bu medeniyet insanı ruhsuz ve kıymetsiz bir halde ortada bırakır.”

Bir müslümanın kendisine daima güvenmesini isterdi. Bir şiirinde bu konuya şöyle değinir:

“Mollanın yanında hakkı inkâr kâfirliktir
Benim yanımda kendini inkâr daha da kâfirliktir.”

O, kargaşalı ortamlardan nemalanmak ya da böyle zamanlarda bir köşelere sinmek yerine kendini daha güzel günlere adamış bir fikir işçisiydi. Sorunlara çözüm üretmek derdindeydi. Kuraklaşan ve çoraklaşan bir düşünce dünyasına yeni fidanlar dikmek gayretindeydi. Daha doğruya ulaşmaya yönlendirilen bir tecessüsün sembolüydü. İnancın hayata geçtiği takdirde bir anlam kazanacağını anlatmak peşindeydi. Aydının fildişi kulesinde değil halkın bağrında olması gerektiğini göstermiş ve kendisi de bu vazifeyi tüketmeye değil üretmeye sevk etmişti.

İkbal, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Hilafet Ordusu’nun bir neferiydi ki o dönemde İngiliz sömürücülere karşı göğüs göğse çarpışmış bir mücahiddi. Pakistan’ın kuruluşu için de mücadele etmiş ve fikir işçiliğini üstlenmişti. Pakistan’ı İslam’ın egemen olduğu bir toprak parçası haline getirmek için Muhammed Ali Cinnah (1876-1949, İngiltere’de hukuk tahsil etmiş, Pakistan’a dönünce de Gandi ile İngilizlerle mücadele etmiş İslam hukuku esaslı bir anayasa kaleme almış ve Pakistan’ı kurmuştur) ile çalışmıştı.

İkbal sade ve mütevazı bir hayat yaşadı. İsteyen herkes, istediği zaman kendisiyle görüşebilirdi. Fakrı, kâmil bir mümin olmanın şartlarından biri olarak görmüştür. Oğluna tasarrufu/kanaati tavsiye eder ve bir şarklı gibi giyinip kuşanmasını isterdi. Kendisine 1922’de Nobel ödülü vermek isteseler de O müstağni bir tavırla namzetliğini koymamıştır.

1926 yılında siyasî faaliyetlerine başlar. Ali Şeriatî O’nu bize şöyle anlatır:
“İkbal bir din ve dünya insanı, iman ve ilmin, akıl ve duygunun, felsefe ve edebiyatın, irfan ve siyasetin, Allah ve halkın, ibadet ve cihadın, inanç ve kültürün, dünün ve bugünün kişisi, gecelerin abidi, gündüzlerin arslanı idi, tek bir kelime ile müslümandı.”
Okumaya büyük önem verirdi. Bazen bu sebeple yemeyi içmeyi bile unuttuğu olurdu.

Kur’an onun için en temel dinamikti. Kur’an’ı ezberlemişti. Bir şiirinde de şöyle der:
“Bizim varımız yoğumuz kitap(Kur’an) ve hikmettir
Bu iki kuvvet millete itibar kudret verir”

Kurduğu benlik felsefesini de 3 temele oturtur:
1-Kur’an 2- Hz. Muhammed 3- Mevlana…

Doğu milletlerini uyandırmaya çalışmış ve bir şiirinde şöyle seslenmiştir:
“Bütün doğu dünyası ne hâle geldi bir bak
Külü göğe savrulmuş bir ateş sanki
Boğulmuş bir inilti, susuyor, eseri yok
Bu kaybolmuş bir feryat
Uyan derin uykudan
Derin uykudan uyan!”

1938 YILINDA ÖLDÜ

1934 yılında hastalandı. Boğazında başlayıp tüm vücudunu saran hastalık kanserdi. 1935-1937 yılları arasında Bhopal’da tedavi oldu ama iyileşemedi. Son sene gözleri de katarakttan kapandı. Okumalarına oğlu Cavid yardımıyla devam etti.
1938 yılında hastalığı iyice arttı. 21 Nisan 1938’de gözlerini hayata kapadı. Ölümünden yarım saat önce şunları söylüyordu:
“Ölüm bir müslüman için korkulacak bir şey değildir. Ölüm bu cihan işlerinin bir tekâmülüdür ve yeni bir hayatın kapılarını açar. İnanmış bir müslüman, ölümü tebessümle karşılamalıdır.” Cenazesi 70 bin kişiyle kılındı ve Lahor’da defnedildi. Öldüğünde 61 yaşındaydı. Allah onun gayretini kabul etsin

Muhammed İkbal’de İslâm Birliği
Müslüman filozof, şair ve siyasi lider Allâme Muhammed İkbal (1877-1938) Hindistan’da Siyalkot’ta (şimdiki Pakistan) doğdu. 1927 yılında Pencab eyaleti meclisine seçildi. 1930 yılında da Müslüman Birliği Partisi’nin (Muslim League) başkanlığını üstlendi. Başlangıçta Hint ve Müslüman birliğini taraf¬tarıydı, fakat daha sonra bağımsız bir Müslüman devleti kurulması görüşünü savundu, bu düşüncesi daha sonra Pakistan’ın kurulmasıyla gerçekleşti.

İkbal, siyasi düşünce ve faaliyetlerinin dışında döneminde en büyük İslâm düşünürü sayılıyordu. Urduca, İngilizce ve Farsça yayınladığı edebî ve fel¬sefi eserlerinin temelini, bireysel özgürlük ve ahlaki olgunlukla İslâmî diri¬liş esasına dayandırmıştır. Benliğin Sırları, Doğunun Mesajı ve İslâm’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü gibi eserler ortaya koydu. Her ne kadar İkbal, Pakistan’ın kuruluşunu görecek kadar uzun yaşamamışsa da Pakistan’ın manevî babası ve kurucusu sayılmaktadır.

İkbal’e Göre Sosyal Yaşamda Kadının Statüsü

Şair-filozof İkbal, dinamik ve güçlü bir toplum yapısının oluşması için toplumda ve dini düşüncede köklü bir reformun gerekli olduğuna inanır. Bu sebeple dinamik bir toplum yapısının oluşması için, temelde gücünü dinden alan benlik ve bunu destekleyecek felsefi görüşler ortaya koyar. Ancak toplu¬mun en önemli parçası olarak gördüğü kadına bu felsefede verdiği yer sınır¬lıdır; oluşturduğu terimler, tanımlar erkek merkezlidir. Kadının, geleneksel kalıplar çerçevesinde eğitilmesinin yeterli olacağı kanısındadır. Onun için öngördüğü sosyal statünün, annelik ev işleri gibi konularda bilgi ve beceri sağlamaktan öteye geçmediği görülmektedir

İkbal’in Felsefesinde Mücadele ve İhtilaf Kavramı
Birçok hakiki düşünür ve filozof gibi İkbal’de karmaşık ve çelişkili konu¬ları, teorileri kendi içinde birleştirmiştir. Yaşam sonsuz bir meydan okuma, yükselişe ya da düşüşe geçen bir milletin ya da bir insanın bulmacasının bir parçasıdır. İkbal’in ortaya attığı teoriler bireysel ve toplumsal uygulamalar olmak üzere bunların her ikisini de niteler, çünkü bunlar, bir ulus içinolduğu kadar, bir bireye de yaşamak için gerekli imkânı sağlar.

Muhammed İkbal ve İdeal İnsanın Ana Çizgileri
İkbal, İslâm Medeniyeti’nin yeniden dirilişi için tasarladığı dünyanın yapıcı ve merkez unsuru olarak insanı tanımlamaya çalışmaktadır. Onun düşünce ve irfan dünyasının kalkış noktası da, zirve noktası da insandır. Yaratılmış olan her insan bireyi İkbal’in yeniden inşa etmeye çalıştığı insan örgüsünde yer almakta¬dır; ancak İkbal, insanlık kervanına mihmandar olabilecek “ideal insan” kavramı ve bu kavramın açılımlarını öncelemektedir. Çünkü İkbal, kuvvetli idrak pro¬jektörünü böyle bir insana çevirince onda mucizeler içinde mucizeler görür.

İkbal’in çilesi, aslında, İslâm Medeniyeti’nin bir çöküşle karşı karşıya kal¬masından ve bu çöküşten kurtulma çözümlerinin netleşmemesinden kaynak¬lanmaktadır. Biz, İkbal’in hayatında, büyük dinlerde zaman zaman vuku bulan yeniden canlanmanın tek bir insanın kalbinden nasıl kaynaklandığını görürüz.

“Lahorlu İkbal’de İnsan-ı Kamil
Lahorlu İkbal, düşüncelerini, ideallerini bütünlüklü bir sistem halinde toplayıp sunan bir Müslüman düşünürdür. İkbal, bunun için düşünce yapı¬sında birkaç noktayı merkeze almış, bunlar etrafında düşüncesini örmüştür. İkbal’in düşüncesinin en önemli unsurlarından biri insan-ı kâmil ve insan-ı kâmilin edebiyattaki rolüdür.

İkbal’e göre insanın kendini yetiştirmek, yüksekliklere eriştirmek gibi çabaları umut, aşk, toplumsal hayattaki ihtiyaçlarını ve sorumluluklarını bilme şeklinde insan-ı kâmili oluşturmaktadır. İkbal, insan-ı kâmili anlatmak için tarihî ve coğrafi etkilerden, tasavvufun insan-ı kâmil portresinden bahseder. İkbal’in insan-ı kâmil’inin en iyi ve en yüksek örneğini Hazreti Peygamber’in büyük şahsiyetidir. İnsan-ı kâmil benliğin olgunlaşmasının en yüksek noktaları nefsin arzularından, bencil düşüncelerden geçmek, varlığın ve toplumun anlamını iyi kavrayıp Hakk’ın varlığıyla ilişki kurmakla olunur.

İkbal ve Ortadoğu
Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasından itibaren üzerinde irili ufaklı, onlarca belki yüzlerce devletler ortaya çıktı. Dağılma sürecinde olduğu gibi paylaşım sırasında da çatışmalar ve katliamlar hız kesmeden devam etmiştir. Osmanlı döneminden sonrada da iç çekişmeler bazı Arap ülkelerinin birçoğu en azından belli bir döneme kadar belli bir döneme kadar devam etmiş olma¬sına rağmen, Ortadoğu’da Özellikle Filistin sorunu günümüze kadar gündemin ilk sırasını teşkil etmeye devam etmiştir.
Filozof ve şair olan Muhammed İkbal bu dönemde İslâm Dininden ve dolayısı ile Doğu düşünce ve kültüründen etkilenmiştir. Osmanlının son dö¬nemlerinde Doğu ve Arap dünyasının düşmüş olduğu vahim durumu, onun duygu dünyasını al-üst etmiştir. Bu nedenle şiirlerinde ve nesirlerinde bu vahim durumu ele almıştır.

Muhammed İkbal’in İctihadla İlgili Görüşleri
Allâme Muhammed İkbal şüphesiz çağımızın en dinamik düşünürlerinden biri idi. O batı modernitesine karşı İslâm dünyasının 20. yüzyılda yetiştirdiği en anlaşılır bir cevaptır. Onu diğerlerinden ayıran en bariz özellik İslâm mirasına yaklaşımındaki eleştirel düşüncenin derinliği idi. İkbal İslâm geleneği ile modernite arasındaki gerilimi diğerlerine oranla daha derinden keşfetmiştir. O kendi döneminde bizim için şimdi bile temel sorun olan ictihad, İslâm ve demokrasi gibi konulara değinmiştir.
Onun toplumdaki yansıması üç boyutludur: birincisi, nesir türündeki yazıları ki özellikle kendisinin temel felsefi basiretini yansıtan İslâm’da Dinî düşüncenin Yeniden Yapılanması çalışmasıyla modernizmin kavramsal mod¬eline karşı sofistike ve felsefi seviyede yaratıcı bir mukabele; ikincisi, dürüst bir şekilde söylemek gerekirse İslâmi edebiyatın geleneksel sürekliliğinde ve belki modern zamanlarda hikmetli, mütefekkirane ve ilhamî şiirin en parlak ve şiirsel uzlaştırıcı düşüncenin en somut örneği olan Urduca ve Farsça şiirleri; üçüncüsü, tarihin kritik bir evresinde çağrısıyla, sosyal sorumluluklarıyla yükselen politik aktivizmi ve sosyal reformculuğu.
İkbal kendi döneminde de çok hassas olan dinî meselelerle ilgili birkaç makale yazmıştır. Bu makaleler 1928-30 yılları arasında Lahor, Madras, Haydarabad ve Aligarh’ta düzenli olarak yapılan toplantılarda okunmuş ve daha sonra bu makaleler İslâm’da Dinî düşüncenin Yeniden Yapılanması adıyla 1930’da kitap halinde yayınlanmıştır. Bu kitabın hassas konularından biri de ictihad idi ve İslâm hukukunun en önemli konuları arasında yer almaktaydı. Fakat onun bu konu ile ilgili olarak yazdıkları hak ettiği şekilde bir karşılık ve kabul görmemişti. Bunun sebebi ise konunun zorluğu idi. Gerçekten de mesele zor ve anlamak kolay değildi. Bu zorluğun ikinci sebebi, bu makalelerde İkbal’in batı felsefesini bilen kişilere hitap ediyor olmasıydı. İkbal de batı felsefesi hakkında geniş bilgiye sahip idi ve bu felsefeye ait referansları akıcı bir şekilde verebilmekteydi. Netice itibariyle batı felsefe geleneği hakkında hiçbir bilgisi olmayan kişiler konu ile ilgili onun konuşmalarını anlayamadılar. Nitekim bu makalenin ilk amacı İkbal’in ictihad ile ilgili görüşlerini an¬lamak ve sonra da mümkün olduğunca insanlara bunu anlatmaktır.

ŞİİRLERİNDEN

Benlik

Benliğinizi altın gümüş karşılığında satma,
Kıvılcım karşılığında alev vermezler.

Sürmesinden acemin gözü ince görüşlü olan
Ve hakikatleri gören Firdevsî şöyle der:

Para uğruna kötü ve alçak tabiatlı olma!
Para olmasa da iyi huyunu terkedenlerden olma! ‘.

KURTUBA CAMİ
Gece ile gündüz zinciri, hadiselerin görünüş tablosudur,
Gece ile gündüz zinciri, hayat ile ölümün aslıdır.

Gece ile gündüz zinciri iki renkli ipek ipliğidir sanki,
Bunlardan örer zat-ı ilahî kendi sıfatlarının elbisesini.

Ezel sazının tellerinden çıkan feryattır gece ile gündüz zinciri,
Bunlarla yapmakta Allah teala tiz ve pes perdelerini.

Bu beni de seni de kontrol etmektedir,
Gece ve gündüz zinciri, kâinatın sarrafıdır.

Senin ayarın düşük, benim de ayarım bozuksa eğer;
Ölüm senin fermanındır, benim de fermanımdır.

Allah’ım, senin gece ile gündüzünün aslı astarı nedir?
Gecesi ve gündüzü olan bir zaman akışı değil midir? ..

Geçicidir sanatın da tekniğin de bütün harikaları,
Yoktur, yoktur dünya işlerinin kalıcılıkları.

Her şeyin önü de sonu da zahiri de batını da fânidir,
Yapılan eski de olsa yeni de olsa son durağı yine fâniliktir.

Buna rağmen Allah dostlarının eseri olan eşyada,
Bir ölümsüzlük bir ebedîlik vardır adeta!

Allah dostlarının her işinin olgunluğa gidişi aşktandır.
Aşk hayatın ta kendisidir, ölüm ona haramdır.

Gerçi zamanın akışı pek hızlıdır her şeyi silip götürmektedir;
Ama aşkın kendisi diğer selleri durduran bir büyük seldir.

Aşk takviminde geçip giden asırlardan,
Başka zaman mefhumları da vardır adı olmayan!

Aşk Cebrail’in nefesi, aşk Mustafa’nın kalbidir,
Aşk Allah’ın kelâmı, aşk Allah’ın Peygamberidir! ..

Topraktan olan insan aşkın cezbesinden canlıdır,
Aşk katıksız bir şarap, aşk cömert bir şarap bardağıdır!

Aşk Kâbe’nin fakihi, aşk orduların önderidir,
Aşk binlerce uğrak yeri olan bir gezgindir.

Hayat sazından gelen nağme aşk mızrabının vuruşundandır,
Hayatın nuru saadeti aşktan, ateşi alemi yine aşktandır.

Ey Kurtuba Camii senin varlığın aşktandır,
Aşk büsbütün devamlılıktır, onda fânilik yoktur.

Renk ya da taş tuğla, saz ya da kelime ve ses olsun hepsi bir,
Sanatın harikalığı ciğer kanından meydana gelmesidir! .

Ciğer kanıyla taş sütunları gönül olur,
Ciğer kanından ses yanış, neşe ve nağme olur.

Ey Kurtuba! fezan gönül açıcı, şiirim göğüs yakıcıdır,
Senden gönüllere huzur, benden de heyecan ve yanış vardır.

Arş-ı Alâ’dan daha kısa değildir, insanoğlunun göğsü imanla dolarsa;
Her ne kadar bu topraktan yaratık gök kubbe ile bağlanmışsa da! ..

Melekler daima secdede bulunuyorlarsa ne var sanki?
Onların nasiblerinde secdelerin yanış ve yakılışları yok ki!

Hintli bir kâfirim, aşkıma ve cezbeme bak benim,
Salât ve selâma durmuştur kalbim ve dilim!

Aşk dilimdedir benim, aşk üflediğim ney’imdedir benim,
«Allah hu» nağmesi kanımda, damarımdadır benim.

Ey Kurtuba! Güzelliğin ve azametin kahraman bir insanın âlametidir,
Sen güzel ve azametlisin, seni yapan da güzel ve azametlidir.

Senin mimarin ebedî, sütunların sayısızdır,
Sanki Şam yaylasında hurma ormanı gibidir.

Senin çatı ve kapına Sina çölünün ışığı vurmuştur sanki,
Yüksek ve güzel minaren Cebrail’in tecelli yeridir sanki.

İslâm milleti hiçbir zaman yok olmayacaktır,
Çünkü ezanlarında Musa ile İbrahim’in sırrı tecelli etmektedir.

Onun vatanı sınırsız, bütün dünya onun ufku gediksizdir,
Denizin dalgaları Dicle, Nil ve Dinyeper nehirleridir.

Ne hayret vericiydi o müslümanların devri;
Medeniyetleri inanılması güç bir efsane gibiydi.

Köhne devirlere göç emrini verdiler.
Manevî zevk sahiplerine neşe cezbe vermiştiler.

Ve aşkın savaş meydanlarında onlar müthiş süvarilerdi,
Onların şarapları tertemiz, kılıçları çok keskindi.

Zırhları da «la ilahe illallah» olan erlerdi.
Kılıçların gölgesinde sığınakları yine tevhid idi.

Ey Kurtuba! sırrı seninle aşikâr olmuştu mü’min’in,
Gündüzlerinin vecd, geceleri yanış ve yakılış dolu olduğunu gösterdin!

Yüksek olduğunu makamının, ulvî olduğunu hayalini,
Aşkını, neşesini naz ve niyazını sen gösterdin.

Allah dostlarının eli, Allah’ın elidir;
İş becerir iş yapar işi halleder ve galip gelir.

İlahî sıfatları kuşanan kul, insan görünüşlü melektir,
İki dünyada da kimseye minnet etmez, tok gönüllüdür.

Arzuları azdır onun, gayeleri çok yüksektir,
Bakışları gönül okşayıcı, tavırları büyüleyicidir.

Onun konuşması sıcak kanlı, hakkı arayışta heyecanlıdır,
Sohbet meclisinde de savaş meydanında da mü’min iyi kalbli ve iffetlidir.

Allah ehlinin gerçek imanı, Hakk’ın bu dünyaya aksedişidir,
Yoksa bu dünya bir efsane, vehim ve sahte oluştan ibarettir.

Mü’min kul, aklın uğrak yeri aşkın ta kendisidir,
Kâinat dizisinde meclisin ateşi ve hareketidir.

Ey Kurtuba Camii! Sanat âşıklarının Kâbe’si, İslâm’ın azâmetisin,
Endülüs toprağı harem mertebesine çıkmıştır varlığınla senin! ..

Eğer yeryüzünde varsa bir benzerin,
Müslümanın kalbindedir o da bulunamaz başka yerde eşin.

Ah! O hak yolcularına; Asil İslâm izindeydiler,
Onun yüce ahlâkının, doğruluğunun ve imanının örneği idiler.

Şu sade hakikati ortaya koymuştur onların hükümdarlığı;
Krallık değil fakirliktir, gönül ehlinin saltanatı.

Doğuyu ve batıyı onların görüşleri terbiye etmiştir,
Avrupa’nın karanlık çağında onların aklı yol göstermiştir.

Bugün bile İspanyalılar onların kanının geliştirdiğindendir,
Hoş gönüllü tatlı hareketli açık ve temiz kimselerdir.

Bugün bile o memlekette ahu gözlüler pek çoktur,
Ve gözlerin okları bugün bile tam yüreğe dokunur! ..

Endülüs’ün havasında hâlâ Yemen’in kokusu var,
Onun şarkılarında hâlâ Hicaz ahengi var!

Ey Kurtuba! Yıldızlara göre senin zeminin gök kubbe gibidir,
Binlerce ah! ki asırlardır senin fezan ezansız beklemektedir.

İslâm’ı tekrar buraya getirecek aşkın tufan gibi ordusu sert canlı,
Hangi duraklarda, hangi konaktadır, nerede kaldı? ..

Almanya dinde reform hareketini, inkılâbını gördü,
İnkılâp ki köhne devrin bütün izlerini silip süpürdü…

Hıristiyanların papasının günahsız olduğu iddiası çürütüldü;
Bu çok nazik fikir gemisi aldı yürüdü.

Fransa’nın da gözü o müthiş inkılâbı gördü,
O inkılâp ki Avrupa dünyasını başka bir çehreye döndürdü.

Gelişen İtalyanlar da köhne fikirlere tapmaktan vazgeçti,
Yenilik lezzetinden o da tekrar gençleşti.

Müslüman ruhunda bugün o devrimlerin dalgalanması vardır,
Lisan izah edemez; bu Allah’ın bir sırrıdır.

Denizde tufan kopmak üzere derinliklerden ne çıkacak bakalım,
Gök rengini değiştirecek mi, bekleyip anlayalım!

Dağ yamaçlarında bulut gurubun kurnazlığına boğulmuş,
Güneş sanki Bedahşan yakutundan bir yığın alev koymuş.

Köylü kızın şarkısı sade ve yıkıcıdır,
Gençlik devri gönül gemisi için bir sel gibidir.

Ey Kurtuba’nın önünden akıp giden Kebîr Irmağı, kenarında senin,
(İkbal diye) Biri oturmuş rüyasını görmektedir bir başka devrin.

İstikbal henüz mukadderat perdesi altında gizlidir,
Gözlerimin önünde onun seheri perdesizdir.

Eğer fikirlerimin üzerinden perdeyi kaldırırsam görülecektir,
Avrupa benim kehanetlerime tahammül edemeyecektir.

Kendisinde devrim olmayan hayat ölüm demektir,
Milletlerin hayatı devrim çırpınışlarını gerektirir.

Kendini kontrol edebilen her millet hayatta kalabilir,
Kaza ve kader elinde keskin bir kılıç gibidir.

Ciğer kanı olmadan her iş eksik ve bozuktur,
Ciğer kanı olmadan şairlik de sevdaların en boşudur.

Yunus Emre “Dosta varmak dilersen, ol dikene bas da var”

0Shares

admin

Bir cevap yazın