Ahmet Yesevi

Ahmet Yesevi

Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevi Hazretleri, Türkistan’da Doğmuştur. Orta Asya, Balkanlar, Ortadoğu ve Anadolu Coğrafyalarına onbinlerde derviş han gazi ve alperenler yetiştirip manevi fetihlerde bulunmuştur.

Derviş olmayıp neylesin, evde yapacak işi yok./ Dervişim der durur da halka verecek aşı yok./ Ah vah eder de gözünde damla yaşı yok./ Görünüşün derviş de asla Müslüman olmadı.
Ahmet Yesevi Atamızın sözlerinin kaynağı Kur’an ve Yüce Muhammed… Yine kaynaklardan yararlanıp söylüyor… İster inançlı olsun ister inançsız… Hangi inanca bağlı olursa olsun… ´İnsanı incitme´… İnsanları inançlarından ötürü yargılama ve üzme… Bırak isteyen bildiğine inansın, inandığınca yaşasın… İşte din ve inanç özgürlüğünün gerçekçi ve köktenci kaynağı… Bu yüce anlayış, bugün bile insanlığın ulaşamadığı bir düzeydir.”

     Milletimizin tarihinde en köklü dönüşüm, “İslamlaşma” olmuştur. Müslüman olan Türklerin kurduğu ilk devlet “Karahanlılar”dı. İslamiyet Türkleri derin bir biçimde etkilemiş ve sanki yeniden oluşturmuştur.
Hemen belirtmeliyim ki; “Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlaştırıldıkları” söylemi bilimlik dayanaktan yoksun boş bir sözdür. Ne yazık ki çok tekrarlanmış ve tutmuştur.
Bu görüş başkalarınca da tekrarlanan, çok kişinin de gerçek sandığı bir görüştür. Ama tarihi gerçeklere uygun değildir.
Orta Asya´da yaşarken Türklerin nasıl Müslüman oldukları ile ilgili bilgileri hatırlayalım.
Arap-Emevi Devleti´nin hükümdarı Abdül Melik oğlu Velid zamanında, onun Irak Valisi Haccac´ın atadığı (Yıl: 705) komutan Kuteybe tarafından Horasan ve Türkistan´ın bir bölümünün kılıçla işgal edildiği doğrudur. Kuteybe zalimlikte Haccac´ı da aratmayacak bir insandır. Emevilerin ise Ömer bin Abdülaziz hariç, dini, siyaset için acımasızca kullandıkları da tarihin müspet bilgileri arasındadır.
Yani Arap-Emevi Devleti işgal ettikleri yerlerde insanların Müslüman olmalarını değil, HARAÇ vermelerini istiyordu. Teslim olan ve HARAÇ veren kılıçtan kurtuluyordu. Müslüman olmaları, istenilen bir durum değildi. Çünkü devletin ve devletlilerin gelirlerinde azalmaya yol açardı. Dolayısıyla işgale direnen Ortalık Asyalılar, yani Horasan ve Türkistanlılar, Türkler ve Soğd´lar bu zalim işgalcilerin dinine pek ilgi duymamışlardır.
Buna karşılık Arap işgaline giren yerlere yayılan tüccarlar, din öğreticileri, tasavvuf yol göstericilerinin çabalarıyla çok az da olsa Müslümanlaşma başlamıştır.
Asıl büyük dönüş dönemlerinden biri ise 751 yılıdır.
Hatırlamak gerekir ki o dönemde artık Emeviler dönemi bitmiş ve Abbasiler yönetimi başlamıştır.
Yine hatırlamak gerekir ki o dönemde Türkistan´ın batısında bir bölüm Arap işgalinde olmasına karşılık, TAŞKENT merkezli BATI GÖKTÜRK KAĞANLIĞI ve TÜRKEŞLER DEVLETİ bağımsız devletlerdir. Ortalık Asya, asıl sahipleri TÜRK DEVLETLERİ ile ARAPLAR ve ÇİNLİLER arasında mücadele alanı olmayı sürdürmektedir. Türkler arasında Müslüman olanlar ise azınlık durumundadır.
751 Talas Savaşı´nda Türklerle Arapların Çinlilere karşı birlikte savaşmaları ile doğan dostluk dolayısıyla Türkler Müslümanlığa daha bir yumuşak bakmağa başlamışlardır.
Türklerin yoğun bir biçimde Müslümanlaşmaları ise 10. yüzyılın başlarında Karahanlı Kağanı Satuk Buğra´nın Müslüman olması ve bunu açıklaması ile ilgilidir. Karahanlı Döneminde milliyetimiz İslam ile yoğrulmuş ve yeniden oluşmuştur. Kudakgu Bilig, Atabadül Hakayık gibi eserler bu dönemin yüksek düzeyinin göstergeleridir.
O dönemde Türkistan´da yüzlerce öğrenciyle birlikte dolaşan ve İslam´ı yayan bir öğretmen vardı. Adı Mansur´du. Halac Türklerindendi. İşte bildiğiniz Mansur… Satuk Buğra çağını İslam´a açan odur. Yani Türklerin ilk Müslümanlık başöğretmeni Mansur´dur.
Ehlibeyt mensuplarının Türkler arasında dağılması Türkler arasında Ehlibeyt çizgisinde Müslümanlığı yaygınlaştırdı. Horasan melâmeti ve Hocalar zinciri ile Müslümanlaşma yoğunluk kazandı.
12. Yüzyılda Mansur´un yolundan giden Ahmet Yesevi´nin ve yetiştirdiği binlerce öğrencinin Türkler arasında Müslümanlığı yaygınlaştırmaktaki görevi ise çok büyük olmuştur.
Sözgelimi Kıpçak bozkırlarını, Balkanlar´ı ve Anadolu´yu Müslümanlaştırmak onların eseridir. Berke Han´ı ve Nogay´ı Yesevili öğretmen Sarı Saltuk´un Müslümanlaştırdığı da tarihin bilgileri arasındadır.
Türklerin Müslümanlaşmasında Mansur’dan sonra en büyük etki “Hoca Ahmet Yesevi ve onun takipçileri”nin yaptığı çalışmalardı.
Öyleyse “Türk Kültür alanı içinde yaşayan ve kendisini Türk sayan herkes, Hoca Ahmet Yesevi’yi ve etkilerini iyici öğrenmelidir.”HOCA AHMET YESEVİ KİMDİR?
Hoca Ahmet Yesevi ve onun Türkiye alanındaki takipçisi Yunus Emre hakkında Demokrat Parti’nin dört kurucusundan birisi olan Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün yazdığı eser ve sonraki yazıları çok değerlidir. “Köprülü Hoca” adeta Türkiye ve Dünya kamuoyuna “Kurucu Hoca”yı yeniden tanıtmıştır. Yıllardan beri yaptığımız ve yaptırdığımız araştırmalarla biz de Köprülü Hoca’nın köprüsünden geçerek onun açtığı yolda ilerlemeye çalışıyoruz.
Türk Milletinin geleceğini yeniden yapılandırmak için, geçmişini ve derin köklerini bilmeyi ve onlara gelecek çağlara aktarmayı çok önemli görüyorum.
“Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın göreceksiniz… Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” Bu sözler büyük şairimiz Yahya Kemal’indir.
“Söz yok” Fuat Köprülü’nün eseri kendi alanında tartışmasız değerli bir kitaptır. Ancak kitabın yazıldığı yıllardan bu yana çok zaman geçmiştir. Yeni bilgiler elde edilmiş, yeni kaynaklara ulaşılmıştır. Ahmet Yesevi’nin baş eseri Divan-ı Hikmet defalarca yayınlanmıştır. Şimdi yeni bir zaman gelmiştir. Yeni zamana göre Ahmet Yesevi’nin söyleyeceği sözler nelerdir? Bu sorunun da tam zamanıdır.
Baştaki konumuza dönüp söylersek, milliyetimizi asıl onda bulacağımız “ulu kişinin”milliyetimizin içinde bulunduğu sorulara cevapları ne olacaktır.
“Milliyet” dediğimiz gerçekliğin iki ana unsurundan birincisi “dil” ise ikincisi de dilin ana taşıyıcısı olduğu bütün kültür unsurlarıdır. Kültür unsurlarının birey ve toplum üzerinde en etkilisinin de “din” olduğu bilinen bir gerçek… İşte Yahya Kemal’in sözünün anlamını burada yakalayabiliriz. Ahmet Yesevi dilimizi, dinimizi ve din anlayışımızı en çok borçlu olduğumuz insandır. Hatırlatalım ki; Ulu Türkistan coğrafyasında Ahmet Yesevi için kullanılan tabirler,“Hazret Sultan” ve “Piri Türkistan”dır… Ulu Türkistan coğrafyası bu tabirleri bilinçli olarak kullanmıştır.Türk Dünyasında bu bilinç yaygınlaştırılmalıdır.
Türk Dünyası haritası üzerine yerleşen Türklerin ana birleşme noktası “ana dil”dir. Türkçelerini koruyanlar kimliklerini korumuşlar; ötekiler eriyip gitmişlerdir.
1990 yılında Kazakistan’a yaptığım gezide ilk durağım Türkistan şehriydi. Ahmet Yesevi’nin türbesinden çıktığımızda ev sahipliğimi yapan Gümüşcan Hanım kulağıma eğildi ve dedi ki: “Siz Hazret Sultan’ın mezarına hürmet gösterdiğiniz; onun ruhaniyeti de size himmet edecektir.”Doğrusu şaşırdım. Henüz Sovyetler Birliği yaşıyordu… Marksizm-Leninizm resmi idelojiydi… İdeolojinin temeli materyalizmdi… Bu ideolojiye inanmayan bir insanın Sovyet sisteminde yükselmesi mümkün değildi. Hele bir maneviyat büyüğüne “hürmet ve himmet” kavramlarıyla yaklaşan bir kişinin Başbakan Yardımcısı olabileceğini düşünmek bile olmazdı. Ama İşte Gümüşcan Hanım Başbakan Yardımcısıydı ve “Ahmet Yesevi’ye hürmet” onda “himmet”kavramını çağrıştırıyordu.
Sonradan öğrendiklerimi o anda bilseydim, şaşırmazdım. Kazakistan’ın uzun yıllar komünist Partisi Liderliğini yapan ve ülkeyi yöneten Kuneyef’in Ahmet Yesevi’nin türbesinin yakınından her geçişinde içeri yalnız girerek “hürmet” görevini yaptığını birçok kişiden işittim. Ne oluyordu? Sovyetler Birliği döneminde neler olmuştu? Olan şuydu: “Resmi görüşe uyarak ateist görünen birçok kişi Ahmet Yesevi’nin ruhaniyetine olan bağlılıklarını sürdürmüş ve bu yolla kimliklerini korumuşlardı.”
     Rejim Ahmet Yesevi’yi karalıyordu. İtibarını ve etkisini ortadan kaldırmaya çalışıyordu ama başaramıyordu. Sözgelimi Özbekistan’da ve Ulu Türkistan’ın birçok yerinde kadınlar haftada bir gün evlerde toplanıyor ve “Divan-ı Hikmet”ten kıtalar okuyorlardı. Okullarda dinsizlik dersleri veriliyor ama evlerde Ahmet Yesevili dualar ediliyordu.
1993 yılında Ahmet Yesevi yılı dolayısıyla Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a gezilerim oldu. Buralarda toplantılarda ve televizyonlarda konuşmalar yaptım. Her yerde yanıma uzmanlar katıldı. Türkmenistan’da Ahmet Yesevi Hikmetlerini, çevresine topladığı gençlere ezberletmeyi “hayatının işi” haline getiren insanlar gördüm.
Tataristan ve Başkurdistan’da ve Kırım’da geçmişte de ve şimdi de Ahmet Yesevi adının ve hatırasının, hikmetlerinin ve etkilerinin dipdiri olduğunu tesbit ettim.
Makedonya’da Kalkandelen’de Harabati Baba Tekkesinde toplanan Bektaşilerin “baba”sı olan dost, benim Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde görevli olduğumu öğrendiğinde ilk tepkisi “Ahmet Yesevi”… Pirimizin piri… “Hacı Bektaş Veli’nin piri” olmuştu.
Ahmet Yesevi’nin adını bilsin bilmesin Dünya Türklüğünün tamamında ya doğrudan ya da dolaylı olarak ondan bir şeyler vardır. Gönlümüzün derinliklerinde ve dilimizin inceliklerinde biz Ahmet Yesevi’den çok şeyler taşıyoruz.AHMET YESEVİ’YE GÖREV: ALLAH’A ULAŞMAK YOLU
     İnsanoğlu’nun yaşarken ulaştığı en yüce yükseliş Miraç’dır. Miraç, Allah elçisinin Allah’a eriştiği andır. Orada “an” var mıdır, yok mudur? Zaman hala orada mıdır? Bilmiyoruz. Bildiğimiz, Allah, elçisi ile “ses ve harf aracılığı” ve başka bir aracı da olmadan doğrudan görüşmüştür. Kur’an ayetlerini getirmekte aracılık yapan Cebrail adlı ulu melek bile Yüce Muhammed’in vardığı noktaya varamamış, “yanarım” demiştir.
Allah, Elçisine kendisi ile elçisiz doğrudan görüşme fırsatını niçin vermişti? O’nu en yüce noktaya, Cebrail’in bile yücelemediği noktaya niçin yüceltmişti?
Ve hemen can yakıcı ikinci soru… Yüce Muhammed’in yolundan gidenlere de aynı yücelik verilecek mi? Yani Allah’ın didarı, cemali, Allah ile kavuşma, O’na inananlar için mümkün mü? Mümkünse nasıl, hangi yol ve hangi yöntemle?
Bu soruların karşılığını Ahmet Yesevi, Hikmet’inin hemen başında veriyor.     “Sözü söyledim, kim isterse Allah’ı görmek
Canla başla çabalasın da
Garip, yetim, fakirlerin gönlünü alsın.”
Bütün gücünü toplayıp, çabalarını tek hedefe yöneltip, gariplerin, yolda kalmışların, yetimlerin, anasız babasızların, fakirlerin, yoksulların yardımına koşanlar, iste onlar, Allah’a ulaşmak yoluna girmiş olanlardır.
İşte Hikmet:     “Garip, fakir, yetimlerle Elçi ilgilendi
O gecede Miraç oldu Allah’ı gördü
Döndü geldi, yine fakirlerin halini sordu.”
Sorunun karşılığı çok açıktır. Allah Elçisi’nin Mirac’a ulaşması insanların garipleriyle, fakirleriyle, yetimleriyle, ihtiyacı olanlarla ilgilenmesiyle oldu. Öyleyse sen de Allah’a yücelmek istiyorsan işte yöntem:

     “Nerde görsen günlü kırık merhem ol!
Öyle mazlum yolda kalsa hemdem ol!
Mahşer günü dergâhına mahrem ol!”

Akıllı isen işte bir Hikmet daha:

     Akıllı isen gariplerin günlünü al
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetimleri ara.”

Divanı Hikmet’in yapraklarında ilerlemeyi sürdürelim:

     “Garip, fakir, yetimleri sevindir
Aziz canını parçalarcasına çalış
Yemek bulursan canın ile konuk eyle.
Hak’dan işitip bu sözleri söylüyorum.”

Hikmet:

     “Garip, fakir, yetimleri kim sorarsa
Razı olur ol kulundan Yüce Allah
Ey habersiz, sen sebepsin, ötesi sır…
Hak Mustafa öğüdünü söylüyorum.”

İşte en-Nisa 36. ayet:

     “Allah’a ibadet edin, ona eş koşmayın, Anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, gariplere, emriniz altındakilere iyilik edin.”

Denilebilir ki; Yüce Kur’an da böyle daha birçok ayet var. Ama insanlara yardımcı olmanın Allah’a ulaştıracağına dair ayet nerede?
Buyurun er-Rûm suresine; işte 38. ayet:

     “Haydi akrabaya, yoksula, yol oğluna hakkını ver. Bu ALLAHIN CEMALİ’Nİ dilemekte olanlar için hayırlıdır ve onlar korktuklarından emin, umduklarına nail olacaklardır.”

Ayet çok açık değil mi? ALLAHIN CEMALİ’ni dileyenler, yani ALLAHA ULAŞMAK ve ONU GÖRMEK isteyenler, kendileri için Miraç talebinde bulunanlar; akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarını verecekler. Yüce Kur’an “hak”larını ver diyor. Yani verilen onların hakkı olandır. Yüce kur’an güvence veriyor. Diyor ki: “Onlar korktuklarından emin olacaklar; umduklarına erişeceklerdir.”
     Ne diyordu Ahmet Yesevi atamız “Hikmetler Divanı”nda:

     “Kim Allah’a ulaşmak istiyorsa… Garip, yoksul, yetimlerin gönlünü alsın…”

ALLAH’A ULAŞMAK SEVDASIDIR AŞK
     Allaha ulaşmak, Allah’a erişmek, Allah’a yücelmek, Allah ile buluşmak… Din yolunda olan insanın en yüce ereği… Yani AŞK…
AŞK’ı veren de yüce ALLAH…
AŞK Allah’a ulaşma coşkusu… Aşk’ın amacı ALLAH… Amaç sonsuzluk olunca AŞK’ın kendisi de amaç:

     “Aşk yolunda yok olayım Hak bir ve var
Ne eylersen âşık eyle ey ALLAH’ım.”

Aşkın Kaynağı nedir?
Aşk gelince mi BİRLİK BİLİNCİ doğar. BİRLİK BİLİNCİ mi AŞK oluşturur. İkisi de olur. Bir gerçek var… AŞK ile BİRLİK BİLİNCİ bir arada olur.
Nedir Birlik Bilinci?
İnsanoğlu her zaman ve zeminde kendisini var eden ve yöneten bir VARLIĞIN var olduğunu bilmiştir. BAZEN TEK TANRI, BAZEN ÇOK TANRILAR, BAZEN YILDIZLAR, BAZEN AY, BAZEN GÜNEŞ.
Tanrı anlayışları içinde doğruya en yakın olan TEK TANRI inancıdır. “Doğruya en yakındır” çünkü akla, mantığa, bilimlik yaklaşıma en uygun olanıdır.
Birden çok KUDRET’in elinde varlık ne olurdu? Karmaşadan başka ne ortaya çıkardı. Bakınız Varlığın sonsuz düzenine… İşte TEK TANRI inancının kaynağı…
     “TEK TANRI inancı doğruya en yakındır” diyorum. Doğru olan ise TEK’in yani SONSUZLUĞUN yani BİR’in TANRI olduğu anlayışıdır.
SONSUZ olandır ALLAH… Allah’tan başka varlık olsa ALLAH sınırlanmış olur. Her şey ALLAH’tandır. Gerçek VAR OLAN sadece ALLAH’tır Allah’tan başka var dediklerimizin varlığı mecazidir, izafidir, görecelidir. Gölgenin varlığı gibi…
İşte AŞK… Mecazi olan ama Mutlak’tan gelen İNSAN’ın Mutlak’a geri dönmek coşkusunun adı…
Fenafillâh dedikleri, Allah’ta yok olma ve ALLAH ile sonsuzluğa ulaşma halidir. SONSUZ güzellik, SONSUZ iyilik, SONSUZ hoşluk, SONSUZ hoşnutluk, SONSUZ DİNGİNLİK, SONSUZ mutluluk… Sonsuz boyutta sonsuzluk…
Bakınız bu coşku ile Ahmet Yesevi’nin dediğine:

     “Baştan geçtim, candan geçtim hem imandan
Bir ve Var’ım cemalini görür müyüm?”

Âşık kim? Kim maşuk? Kim kime âşık olmuş, Kim enel-hak demiş, kim sübhani, sübhan benim. Bu iş ince iş düz mantığı aşan iş, İşte Hikmet:

     “Canı gördüm cananda
Aşkı gördüm meydanda
Âşıkların meydanı
Cümle bostan içinde
Eri gördüm erleştim
İstediğimi sordum
Her şey sendedir, dedi
Kaldım hayret içinde
Miskin Hoca Ahmet cânı
Hem gevherdir hem kaynak (kânı)
Cümle O’nun mekânı
O mekânsızlık içinde.”

İşte Hikmet:

     “Evvel Hu, Ahir Hu deyip sarsıl
Hak cemalini göstermese ne olur
Zahir Hu, Bâtın Hu deyip yola gir
Hak cemalini göstermese ne olur.”

İHLÂS OLMAZSA OLMAZ
“Önce ihlâs gerek ey istekli âşıksan
Candan geçip sıkıntılar çekip sadıksan
Ondan sonra huzuruna layıksan
Layık olmadan Allah’ını göremezsin.”

Böyle diyor Ahmet Yesevi… Âşıklığın bir belirtisidir ihlâs… İhlâs, yani din adına yaptığın her işi Allah için yapmak… Din adına yaptığın her işi severek, sevinerek yapmak… Yaptıklarının karşılığında insanlardan hiçbir şey beklememek… Dahası, dindarlığından ötürü insanların beğenisinden korkmak…
İhlâsın karşıtı riya… Yani gösteriş… İyi desinler, dindar desinler diye halka din adına yaptıklarını göstermek…
Riya insan için en büyük tehlike kaynağı. İnsanların kendisini dindar bilmesinden hoşlanan ve bunun için gösteriş yapanlar, gerçek dindarlığa ne kadar uzaktırlar. Bakınız Hikmetler Divanı’nda bunlar nasıl anlatılıyor. İşte gösterişçi dervişler:
Yine bir Hikmet:

     “Dervişim der halka gösteriş içinde
Riya kılar yürür orda burada
Allah için işler yapan gerçek derviş nerede
Gerçek dervişlerin yeri ıssız yerlerdir.”

Aşkı olanda gösteriş olmaz. Gösterişçiden âşık olmaz. Amaç ne ise ona ulaşılır. Halktan yararlanmaksa amaç, amaca ulaşılır. Hak’tan yoksun kalınır. Amaç Hak ise ona ulaşılır.
Bir de gösterişçi, yalan şeyhler var… Yalan yanlış bir şeyler öğrenir, kendilerini halka “şeyh”diye satar ve bunu bir “geçim yolu” haline getirirler. En tehlikelisi de bunlardır. Gösterişçi derviş kendisini yakar. Gösterişçi şeyh ise kendisiyle birlikte başkalarını da…
Bakınız Fakrname’de Ahmet Yesevi böyle şeyhler için ne diyor:

     “Şeyh eğer bir şey alırsa bu hak edenlere vermek için olur. Eğer alıp kendileri yerlerse murdar et yemiş gibi olurlar. Eğer giyecek alırlarsa, o giyecek eskiyinceye kadar Hak, namaz ve oruçlarını yok sayar. Eğer alıp yerlerse türlü azaba uğrarlar. Böyle şeyhlere inananlar kâfir olurlar… Böyle şeyhler lânetlidir. Onların fitnesi Deccal’dan da kötüdür. Şeriatta, tarikatta, hakikatta ve marifette bunlar dinsizdirler.”

İNSANI İNCİTME!

     “Sünnet imiş kâfir de olsa incitme
Gönlü katı gönül kırıcıdan Allah şikâyetçi
Böyle kullardır asıl cehenneme gidici
Bilginlerden işitip söylüyorum bu sözü.”

Ahmet Yesevi Atamızın sözlerinin kaynağı Kur’an ve Yüce Muhammed… Yine kaynaklardan yararlanıp söylüyor… İster inançlı olsun ister inançsız… Hangi inanca bağlı olursa olsun… “İnsanı incitme”… İnsanları inaçlarından ötürü yargılama ve üzme… Bırak isteyen bildiğine inansın, inandığınca yaşasın… İşte din ve inanç özgürlüğünün gerçekçi ve köktenci kaynağı… Bu yüce anlayış, bugün bile insanlığın ulaşamadığı bir düzeydir.
İslam’ı doğru anlayanlar için hoşgörünün kaynağı da “ana kaynak” yani Yüce Kuran’dır.
El-Kâfirun Süresi 6. ayet:

     “Sizin dininiz size, benim dinim bana.”

İşte Bakara Suresi 256. ayet:

     “Dinde zorlama yoktur.”

Ve Yunus Suresi 99. ayet:

     “Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, inanmaları için insanları zorluyor musun?”

Peki, öyleyse “cihat ne oluyor” mu diyorsunuz? Cihat eğer zor kullanmak ve savaş anlamında kullanılıyorsa; Müslümanlara sadece kendilerini, dinlerini ve inançlarını “savunmak”amacıyla savaş izni verilmiştir. Yani din yolunda ve savaş anlamında “cihat” sadece savunma amaçlıdır. Ondan ötesi din dışı amaçlarla yapılan savaşlara kutsallık katmak için “cihat” adını takmaktan ibarettir.

KADINI DIŞLAMA!
     Divanı Hikmet’te yer alan ve Yusuf Beyzâvî adlı bir şairin yazdığı anlaşılan bir manzume var:

     “İşittiler Baba Mâçin o zamanda,
Ahmet adlı bir şeyh çıkmış Türkistan’da.
Sohbet kılmış kız ve erkek ile orda,
Men etmeye Türkistan’a geldi dostlar.”

Anlaşılan ve anlatılan Ahmet Yesevi’nin toplantılarında kadınlar ve erkekler birlikte otururlardı. Bunu din anlayışlarına aykırı bulanlar, “celalli ve kerametli bir kişi olan” Baba Maçin’i önleyici olarak Türkistan’a göndedirler. Baba Maçin kendinden, ilminden, davasından, gücünden ve kerametinden emin… Ahmet Yesevi’nin huzuruna çıkar ve nasihate başlar. Hikâyenin devamında Yusuf Beyzâvî, Baba Maçin’e kavrayacağı dilden konunun anlatıldığını anlatıyor. Öyle veya değil ama anlaşılan Baba yanlışını anlıyor:

     “Baba Maçin o zaman dedi Ey Ahmedim!
Gelmeseydim rezil olacaktım halklar arasında.
Ölecektim bu durumda ben de.
Ağlayarak halini anlattı dostlar.”

Baba Maçin’in yanlışını anlayıp, doğru anlayışa ulaşıp, doğru yola girdiği anlaşılıyor. Dileyelim, bütün Baba Maçinlere de bu ayınıklık ulaşır.

EMEK SÖMÜRÜSÜ YOK
     Ahmet Yesevi binlerce öğretmen yetiştirip, Türk Dünyası’nın her yerine gönderirken, kendisinin ve çoluk çocuğunun geçimini; ürettiği tahta kaşık ve kepçeyi satarak sağlıyordu… Daha ne diyelim…
Bir de şu kaşık işine dikkatimizi verelim mi? Dokuz yüz yıl önce Müslümanlar kaşıkla yemek yesin diye kaşık yapan Ahmet Yesevi nerede; bugünkü çağda bile elle yemeyi sünnet sananlar nerede?
Yesevi yolunda üretmekten, çalışmaktan kesilip dilencilik de yok.
Hikmet:

     “Derviş olmayıp neylesin, evde yapacak işi yok.
Dervişim der durur da halka verecek aşı yok.
Ah vah eder de gözünde damla yaşı yok.
Görünüşün derviş de asla Müslüman olmadı.”

Yani…
Yani kişioğlu önce çalışacak, üretecek, halka aş verecek… Sonra halka gösteriş yapmayacak… Allah için Allah yolunda olacak…
Yesevi yolunun büyük ustası Yunus Emre ne demişti:

     “Çalış kazan ye yedir
Bir gönül ele getir
Bin kâbeden iyirektir
Bir gönül ziyareti.”

BİLİM DİNİN DE TEMELİDİR
     Ahmet Yesevi Yolunda şeriatın, yani dinin dış ölçülerinin şartı 10’dur. Bakınız nasıl kapsayıcı bir tanımlama:
     “Allah’ın birliğini ve Muhammed’in elçiliğini bilmek ve inanmak…
* Namaz
* Oruç
* Zekât
* Yumuşak söylemek
* Dini; Tanrı Elçisinin yolundan yaşamak
* İyiliği dilemek
* Kötülüğü önlemek
* BİLİM’le uğraşmak.”

Yumuşak söylemek niye dinin 10 temelinden birisi olsun sorusunun cevabı, Yüce Kur’an’ın Ali İmran Süresinin 159. Ayetinde: “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Kaba saba, katı yürekli olsaydın senin çevrenden kesinlikle giderlerdi. O halde onları bağışla, onlar için bağış dile ve yönetim konusunda onlara danış.”
     Bilime gelince…
 “Bilim öğrenmek; kadın ve erkek her Müslümana farzdır” sözü Yüce Muhammed’in sözüdür. İnsanlığın en büyük bilginlerinden Uluğ Bey’in yaptırdığı üniversitenin kapısında bu söz yazılıdır…
Her Müslüman her gün bilimini artıracaktır. “İki günü birbirinin aynı olan bizden değildir”sözü de Yüce Muhammed’in sözüdür.
Bilimle uğraşmayan, bilimden uzak yaşayan “bilmediğini de bilmeyen” insanlara “Nâdan”denilir. Yani cahil ve cahilliğinde kararlı… Bilimini arttırmak için çabalamayan…
Bakınız nâdânlar için ne diyor Ahmet Yesevi:

     “Önce sonra iyiler gitti, kaldın yalnız
Nâdânlardan işitmedim bir güzel söz
Bilgin gitti nâdânlardan çektim üzüntü
Yolu bulamadım şaşkın olup kaldım işte.”

İşte başka bir Hikmet:

     “Kul Hoca Ahmet bilginlere hizmet eyle
Bilginlerin sözlerine göre işler eyle
İyi işler yapıp Hak yoluna canını ver
İyi işler yapmayan Allah’ı göremez ey dostlarım.”

Bilim gerçeğe ulaşmak içindir. Bilim, varlığı bilmek içindir. Varlığı bilmenin yolu bilim yoludur. Varlığı bilen, kendini bilir… Kendini bilmenin yolu da bilimdir. Kendini bilen Allah’ı bilir. Allah’ı bilmenin yolu da bilimdir.
İslam’da bilinen en büyük bilginlerden biri olan ve Yüce Muhammed’in torunlarından İmam Caferi Sadık bunun için hem dinin dış bilgilerinin, hem iç bilgilerinin doruk adamlarından biri hem de büyük bir fen bilimleri ustasıdır.
Kur’an’da 750 ayetin inançlılara bilimi ve araştırmayı emrettiğini Nobel kazanmış bilgin Abdüsselam, Türkçe’ye “İdealler ve Gerçekler” adıyla kazandırılmış eserinde söylüyordu.
Nitekim daha İslam’ın ilk yüz yılından başlayarak Müslümanlar, Kur’an’ın bu hükümlerini doğru anlamışlar; “Hikmet müminin yitiğidir, nerede bulursa alır” demişler; düşünmüşler ve araştırmışlardır. İşte İslam Medeniyeti böyle oluşmuş ve vurduğu sert darbelerle Avrupa’yı uyandırmış, dünyayı etkilemiş ve bugünkü medeniyetin oluşmasını sağlamıştır.
Alman yazar Sigrid Hunke’nun yazdığı “Avrupa’nın Üzerinde Doğan İslam Güneşi” bu gerçeği uzun uzun anlatır.
Ne yazık… Avrupa’nın aydınlanma çağına girdiği dönemlerde, İslam Medeniyetinde kendi içine kapanma, Kur’an’ın ruhuna aykırı bir şekilde bilimden ve bilim zihniyetinden uzaklaşma başlamıştır. Hür düşünceyi, felsefeyi tekfir eden, bağnazlığı din durumuna getiren, üretilmiş bilgiler ile yetinip onları tekrarlamayı marifet sanan anlayışlar, İslam toplumlarını kaplamıştır. Bunun sonunun gerilik ve gerilemek olacağı belliydi. Olmuştur.
Uluğ Türkistan’da Uluğ Bey “gök bilimin göklerine çıkarken”, oğulları kurduğu gözlemevini yıkmışlardır. Aynı dönemlerde Türkiye’de bilim aşığı ve bilgin Fatih Mehmet’ten sonra torunu Selim Han döneminde başlayan bilinç daralması, ülkeyi Akşemsettin’in ak ikliminden Ebussuud karanlığına getirmiştir. Bu gidişin sonunun Kadızadeliler olması kaçınılmazdı. 4. Murat gibi güçlü bir Han’ı etkileyebilecek bir ortama ulaşan Kadızadeliler, Medreselerden “bidattır, günahtır”diyerek fen bilimlerini kaldırmayı başardılar.

TÜRKÇEYİ DİRİLTEN KİŞİ
     “Ahmet Yesevi yolu bizi bize ulaştıracak yoldur” dedik.
Bizi biz yapan öncelikli dilimizdir. TÜRKÇE’miz…
Türkçemiz varsa biz varız… Türkçemiz yok olursa biz de yok oluruz. Türkçemiz kadarız.
Türkçemiz, ne yazık, atalarımızın kurduğu en büyük devletlerden olan Selçuklular döneminde yok olma yoluna sokuldu.
Selçuklu’yu kuranlar Türklerdi. “Selçuk” hakan soyuna adını verdi. Dukak oğlu Selçuk…
Çağrı ve Tuğrul kardeşler, devleti yerine oturttular. Alpaslan ve oğlu Melikşah büyüttüler, geliştirdiler.
1040 yılında Dandanakan Zaferi ile Tuğrul Bey “Hakan” oldu. 1157 yılına kadar Büyük Selçuklu Devleti sürdü. 117 yıl… Anadolu Selçukluları 1077–1308 arasında sürdü… 231 yıl.
Selçuklu büyük ve güçlü devletti. Ne yazık… Bu büyüklük ve güç, bir dönem sonra Türklüğe karşı oldu.
Türklüğe karşı oldu. Çünkü din ve ilim dili olarak Arapçayı; devlet ve edebiyat dili olarak Farsçayı benimsediler. Büyük Selçuklularda, Nizamiye Medreselerinde Arapça ve Farsça egemendi. Bu medreseleri yani bugünkü anlamda üniversiteleri kuran kişi Nizam’dı ve Nizam Fars’tı…
Anadolu Selçukluları da Büyük Selçukluların yolundan gitti. Farsça ana dil durumuna geldi…
Türkçe ise Âşık Paşa’nın tanımladığı durumda oldu:

     “Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri.”

Gerçeği bilelim. Selçuklu Hakanlığı Türkçeyi dışlamıştır. Selçuklu Farsçayı bir edebiyat dili olmaktan öte bilim dili durumuna da getirmiştir.
Selçuklu aydınları, edebiyatçıları, yazarları Türkçe değil Farsça yazmışlardır.
Nizami de, Mevlana da bizim kayıp değerlerimizdir. Bizim, yani Türkçemizin… O iki deha ve daha birçok dâhimiz keşke Türkçe yazacak bir ortamda ve bir bilinçte olsalardı. Bakınız uzun süren Anadolu Selçuklu egemenliğinin sonuçlarına… Çağrı’nın, Tuğrul’un, Alpaslan’ın soyundan gelen Anadolu Selçuklu Hakanlarından üçünün adı Key-Hüsrev, ikisinin adı Key Kâvus, üçünün adı Key Kubat’tır.
 “Key” Türkçe’deki “Alp” sözünün karşılığıdır. Bu üç ad ise Farsların, hem de Müslüman olmadan önceki tanınmış şahların adlarıdır. Yani, Selçuklu Hakanları çocuklarına ad ararken Fars tarihine başvuruyorlar… Bilinç kaymasının bundan daha açık göstergesi ne olabilir? Alp-Arslan değil Key-Hüsrev…
Bu gidişin sonu Farslaşma olacaktı. Tarihte örnekleri çoktur. Dilini yitiren bilincini yitirir, bilincini yitiren varlığını yitirir.
İşte böyle bir zamanda 12. Yüzyılda Ulu Türkistan’ın YESİ şehrinde Hoca Ahmet adlı bir Ulu kişi ortaya çıktı… Farsça yaygınlığına karşı TÜRKÇE bayrağını yükseltti… Kurduğu okulda Türkçe eğitime başladı. Öğrettiği İslam’dı… İslam Tasavvufunun yollarıydı… Bilimdi… Dili Türkçe’ydi.“Türkçe şiir olur mu? Türkçe bilim olur mu? Türkçe din olur mu?” diyenlere karşılık verdi:

     “Sevmiyorlar bilginler
Sizin Türkçe dilini
Bilgelerden işitsen
Açar gönül ilini

     Ayet hadis anlamı
Türkçe olsa duyarlar
Anlamını bilenler
Başı eğip uyarlar

     Miskin Kul Hoca Ahmet
Yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de
Sevip söyler Türkçeyi.”

Hoca Ahmet 126 yıl yaşadı… Binlerce öğretmen yetiştirdi.
Yetiştirdiği öğretmenleri Türk dünyasının her bucağına gönderdi. Herkes görevini biliyordu.
İslam’ı anlatıyorlardı.
Doğru İslam’ı anlatıyorlardı.
Allah aşkını…
İnsan sevgisini…
İnsana hizmetin değerini…
Kadına saygıyı…
Emeğin kutsallığını…
Bilimin yüceltici önemini…
Anlatıyorlardı. Yaşıyorlardı.
Ve TÜRKÇE anlatıyorlardı.
Anlatırken Hoca Ahmet ustalarının Hikmet adlı şiirlerinden örnekler veriyorlardı.
Hikmet’ler Türkçeydi…
Türkçe yayılıyordu…
Türkçe edebi değerini yeniden kazanıyordu.
Ölmek üzere olan Türkçe dirilmeye başladı.
Öğretmenler, başöğretmenleri Hoca Ahmet’in Hikmetlerine benzeterek şiirler yazdılar…
Türk dünyasında, Farsçacı Selçuklu aydınlarının dışında, Türkçeci bir aydınlanma oluşumu başladı. Önce Ulu Türkistan’da başlayan bu aydınlanma Anadolu’ya sıçradı. Anadolu’ya Hacı Bektaş Veli geldi… Sarı Saltuk geldi… Yunus Emre ortaya geldi… Âşık Paşa onun yolundan geldi… Gazi Bürhanettin onların ardından geldi… Dehkani, Ahmet Dai, Nesimi, Hacı Bayram Veli ve daha niceleri…
On beşinci yüzyıla gelindiğinde Türkistan’ın büyük şairi Ali Şir Nevai Türkçe ile Farsçayı karşılaştıran “Muhakemetül Lûgateyn”ini yazacak ve Türkçenin üstünlüğünü ortaya koyacaktır.
Ahmet Yesevi’nin Türkçe ve Türklük üstündeki etkisi sanıldığından da büyük olmuştur.
İşte Konya’yı kısa bir dönem içine alan ve kendisini Başbakan ilan eden Karamanoğlu Mehmet Bey’in ülkenin her yerine görevliler göndererek “bundan böyle dergâhta, sarayda, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır” buyruğu bu etkiden doğan bilinçle ilgilidir.
Bu Türkçe bilinci bütün beyliklerde yaygındı. Türkistan coğrafyasında Ahmet Yesevi öğrencileri Selçuklu beyliklerinde saygı görüyorlardı.
Osmanlı beyliği ise kendilerine “Alperenler” veya “Horasan Erenleri” denilen bu Yesevi bağlılarının odaklaştığı yer olmuştur.
Değerli bilgin Ö. L. Berkan “Kolonizatör Türk Dervişleri” adlı önemli eserinde Osmanlı’nın tarih içindeki büyük başarısını bu tarih gerçeğine bağlar.
Osmanlı, Türkçe temelinde başladı. Ahmet Yesevi çizgisinde gelişti Kurduğu en temel kurumun Yeniçeri Ocağı’nın, Hacı Bektaş Veli yoluna teslim edilmesi en önemli göstergedir.
Sonraki yüzyıllarda Türkçeye sokulan çokça Arapça ve Farsça sözler bir başka gerçektir. Öyle de olsa artık Osmanlı’da sonuna kadar devletin bilim ve edebiyat dili Türkçe olmuştur.
Türkistan’da kurulan devletlerde devletin bilim ve edebiyat dilinin artık Türkçe olması Ahmet Yesevi’nin büyük ve doğru seçimi ile olmuştur.
Evet Yahya Kemal doğru söyledi: “Ahmet Yesevi bizim milliyetimizin yeniden kurucusudur.”
     Çünkü Türkçemizin koruyucusudur…

Eski Türklerin TEK TANRI dinine inandıkları ve bu dinin şu anda yitirilmiş bir kutsal kitabının da olduğu görüşlerine katılıyorum. Araştırmalar derinleştikçe ve genişledikçe bu gerçek ortaya çıkacak…
Sözgelimi 14. Yüzyılın başlarında Mısırlı Türk Tarihçisi Aybeg´in sözünü ettiği Türklerin kutsal kitabı “Ulu Ata Bitikçi” elde yok… Gürcü kaynaklarında Tek Tanrı´ya inanan ve “Mengü Tangrı Gücündür” (Sonsuz Tanrı´nın Gücüyle) diye başlayan kitaba da ulaşılabilmiş değil… Kim bilir… Belki bir gün bir yerlerden ortaya çıkacak… Belki de ikisi aynı kitap…
Bilinen gerçek, Türklerin İslam dinine geçmeden önce birçok dine girip çıktıkları… Sanıldığı gibi ve yanlış anlatıldığı gibi İslam´dan önce Türkler şamanist değildiler. “Şaman” sözü Türkçe değildir. Türklerde şamanlara “kam, oyun, baksı” gibi adlar verilirdi. Bugün de öyledir…
Yaygın adıyla şamanizm bir din olmaktan çok, madde ötesi görüşlere dayalı bir durugörü ve sağaltma yöntemidir. İşin ilginç yanı Türkler hangi dine girerlerse girsinler bu yöntem o dinin içine sızarak ya da yanında yürüyerek varlığını sürdürmüştür. Bugün de öyledir…
Çoğunlukla Karahanlı Han´ı Satuk Buğra´nın 10. yüzyılın ortalarında Müslümanlığa girmesi Türklerde İslam´ın yayılmasının başlangıcı olarak söylenir. Bu söylentide bir gerçeklik varsa da, Karahanlılardan önce İtil Bulgar-Türk Devleti´nde İslam´ın yaygın olduğu bir başka gerçektir.
11. yüzyılda Türkler arasında Müslümanların sayısı çoğalmakla birlikte, yine de birçok Türk topluluğu Nesturi, Hıristiyan, Musevi, Mani, Buda ve eski Gök Tanrı inançlarına bağlı kalmayı sürdürüyordu. Anadolu coğrafyasında ise Ortodoks Türklerin varlığı bilinen bir konudur.
İşte Ahmet Yesevi okulunda yetişen öğretmenlerin birinci görevi; henüz İslam´a girmeyen Türkler ve yakın uluslar arasında dini yaymak; Müslümanlaşmış olanlara ise dinin gerçeğini öğretmekti.
12. yüzyılın ikinci çeyreğinden başlayarak Ahmet Yesevi´nin öğrencilerinin bu görevlerini başarıyla yerine getirdikleri ve sonraki yüzyıllar boyunca da yine öğrencilerin öğrencilerinin aynı görevi yaptıklarını biliyoruz.
13. yüzyılın başlarından başlayarak Cengiz oğulları egemenliğinde kurulan düzen içinde en büyük işi yine Ahmet Yesevi öğrencileri yapmış ve Cengiz´in torunlarını Müslümanlaştırıp Türkçe´ye ve Türklüğe kazandırmışlardır.
Cengiz´in büyük oğlu Cuci´nin oğlu Berke, Altınordu Hanı iken Ahmet Yesevi´nin öğrencisi Sarı Saltuk tarafından İslam´a kazandırılmıştır. Berke´nin başkomutanı Nogay´ı da yine Sarı Saltuk Müslümanlığa ısındırmıştır. Bugünkü Özbek halkına adını veren Cuci´nin torunu Özbek Han´a İslam bilincini ve bilgisini veren ise Baba Tüklü diye bilinen Yesevi öğrencisidir.
Bizans egemenliğindeki Anadolu´ya yerleşen hıristiyan Kıpçak ve Oğuzlar arasında İslam´ı yayan yine Yesevi dervişleridir. Anadolu´nun ve Rumeli´nin birçok köyünde; yakın tepelerde; bu derviş-öğretmenlerin mezarları vardır. Bugün bile o mezarlarda yatan kişilerin köylerine Müslümanlığı getirdiğini köylülerden dinleyebilirsiniz.
Türklere Arapların zorla Müslümanlığı kabul ettirdikleri ise bilimlik temelleri olmayan bir iddiadan ibarettir. Emevilerin Türk dünyasına yönelik saldırıları dünyalık amaçlara yönelikti. Tersine Müslüman olmalarıyla alacakları vergi azalacağından Türklerin İslam´a girmesinden hoşlanmıyorlardı. 751 yılında Talas´ta Çinlilere karşı birlikte yürütülen savaş dolayısıyla doğan yumuşama İslam´a ilgiyi artırmış ise de asıl büyük katılımlar tasavvufçuların çabalarıyla ortaya çıkmıştır. Hallacı Mansur´un bu yolda beş yıl çabaladığını bir örnek olarak verebiliriz.
Bütün çabalara karşılık Yesevi okulunu bitiren öğretmenlerin, Türkler ve yakın uluslar arasında Müslümanlığı ve Müslümanlaşmış olanlara doğru Müslümanlığı yaymakta en büyük pay sahibi olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yüzden Türk´ün Müslümanlığında tasavvuf renkleri ağırlık kazanmıştır.
Diyorum ki; Milletimiz arasında yaygın olan ortak din bilincini, doğrudan Ahmet Yesevi´ye borçluyuz…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

fifty eight + = sixty three