Ahilik Nedir, Ahi Evran Kimdir?

Ahilik Nedir

Ahi Evran Kimdir?
– Ahilik Anadolu’da Nasıl Yayılmıştır?

Tarihi süreç içerisinde oluşan ekonomik faaliyetler zaten başkasına muhtaç yaratılmış olan insanı dayanışmaya iter. Bu dayanışma sayesinde sürdürülen ekonomik işleyişin sürekliliğini sağlamak, kalifiye eleman yetiştirmek ve ekonomiyi daha da geliştirmek gibi gerekli çalışmalar yapılır. Ekonomik seyir, yol almaya başladığından beri bu böyledir. Özellikle bu açıklamayı yapıyorum. Çünkü birazdan, temel anlayışı “ahlak ve doğruluk” olan ekonomiyi canlı tutma vazifesini, yüce dinimizin tasavvuf müessesinden faydalanarak yürüten bir kurumdan bahsedeceğim. Bu kurumun adı “Ahilik Teşkilatı” veyahut kısa adıyla “Ahilik”tir. Öncelikle “Ahi-lik” kelimesinin kökenine inip nereden geldiğini araştıracağız. Çünkü kavramlar ile yoğrulan fikir dünyamız için kelimenin bugün taşıdığı mânâ kadar kökeni de önem arz etmektedir.

ahilik-nedir

Giriş

“Ahi” kelimesinin kökeni için birçok görüş vardır. Ama biz kuvvetli olan iki görüşe yer vereceğiz. Birinci tez şöyle: “Ahi kelimesinin kaynağı Türkçe olup, “akı” kelimesinin Anadolu’daki söyleniş tarzından doğmaktadır. Ahi kelimesinin Türkçe olduğunu ileri süren araştırmacılara göre Ahi, kelimedeki “k” harfinin “h” olarak telaffuz edilmesinden ileri gelmektedir. Nitekim, Anadolu’da “k” harfinin “h” ve “ğ” şeklinde telaffuz edildiği bilinmektedir. Örnek olarak, “okumak, bakmak yerine okumah, bahmah veya okumağ, bakmağ” denilmektedir. Buna göre Ahi kelimesi “cömert, eli açık” anlamlarına gelen “akı” kelimesinin “h” sesi ile okunmasından türemiş ve terimleşmiş bir kelimedir. Ahi kelimesinin reisler (başkanlar, liderler) için kullanılması, onun Türkçe “akı” kelimesindeki ses değişikliğiyle oluştuğu görüşünü kuvvetlendirmektedir. Nitekim, Ahi kurumunda reislere Ahi, diğerlerine fetâ, fityan denilmektedir.”*

Gelelim ikinci görüşe: “Ahi kelimesini araştıranların bir kısmı ise; kelimenin Arapça’ dan Türkçe’ye geçtiğini ileri sürmektedirler. Bu görüşe göre Ahi, “erkek kardeş” anlamına gelen “ah” kelimesinin sonuna birinci tekil şahıslar için kullanılan ve sahiplik ifade eden “ye” zamirinin bitişmesinden oluşan bir kelimedir. Ahi kelimesi bu haliyle “kardeşim” anlamındadır. İkinci görüş benimseyenlerden biri olan Hüseyin Kâzım Kadri, Ahî kelimesinin Arapça olduğunu şöyle açıklamaktadır: “Ahi Arapça bir isim, Ahû yerinde “ahî” kardeş, birader, yar, dost, cemi (çoğul) “ihvan” kardeşler, dostlar, bir tarikata ve mesleğe tâbi olanlar.” **

Evet, kelimenin kökenine dair iki kuvvetli görüş yukarıdaki gibidir. Bu hususta birkaç görüş daha vardır ama onların ihtimal oranı düşük olduğundan burada o görüşlere yer vermedik. Bizce de kuvvetle muhtemeldir ki ilk görüş “Ahi” kelimesinin kökenine tekabül etmektedir.

Ahilik Nedir?

Ahilik dar mânâsı ile “esnafların dayanışmasını sağlayan” bir kurumdur. Ama esas itibari ile Ahilik kavramı içerisinde; ahlaki, dini, sanatsal, ekonomik hatta politik mânâ ve niyetler vardır. Kuruluş amacı ekonomi, sanat, ticaret gibi alanlarda sürekliliği sağlamak ve kalifiye eleman yetiştirmektir. Ama bu süreklilik salt madde bazında değildir. Teşkilat, yetiştirdiği elemanlar ve izlediği yol itibariyle mensuplarını öncelikle “ahlaki olgunluğa” eriştirmek gayesini taşır. Bu gayeye ise İslam medeniyetinin bir müessesi olan tasavvuf ile ulaşmaktadır. Ahilik ve Tasavvuf ilişkisine ilerleyen bölümlerde değineceğiz elbet. Şimdilik Ahiliğin genel çerçevesi hakkında bu kadar bilgi vermek ile yetinerek “Ahiliğin Anadolu’da Yayılışı” bölümüne geçelim. Ki zaten Ahilik-Anadolu ilişkisi, kurum hakkında en büyük ilişki ağını oluşturuyor.

Ahiliğin Anadolu’da Yayılışı

Ahiliğin Anadolu’ya gelişinin bir karakter etrafında uzun bir hikayesi vardır. İsterseniz lafı hiç dolandırmadan Ahiliğin bu hikayesini anlatalım ve cihan devleti Osmanlı’nın kuruluşunda büyük rol oynayacak olan bu teşkilatın Anadolu’ya nasıl geldiğine bir göz atalım.

Ahi Evran ve Ahilik

1171 yılında İran’ın Hoy kasabasında Nasreddin Mahmut adında bir Azerbaycan Türk’ü dünyaya gelir. Gelişim çağını Azerbaycan’da tamamlayan Nasreddin Mahmut, ilim öğrenmek üzere Horasan’a gider. Horasan’da Fahrettin Razi’nin çile halkasına katılır. İlk ilmi eğitimini burada alan Nasreddin Mahmut, hac vazifesini yerine getirmek üzere memleketinden ayrılır. Bu sırada Şeyh Evhad’ud Din Kirmani ile tanışır ve Evhad’ud Din Kirmani’nin müridi olur. Bir süre sonra, Şeyhi olan Evhad’ud Din Kirmani’nin kızı Fatıma ile evlenir ve Din Kirmani’nin damadı olur. Dönemin Abbasi halifesi olan Nasır Lidinillah ise dini ve siyasi gücünü yitirmektedir. Çareyi kelime anlamı “yiğitlik” olan ama esas itibari ile dini ve mesleki birlik fikrini barındıran “Fütüvvet Teşkilatı”nı kurdurmakta arar. Bu teşkilat aracılığı ile insanlara ulaşıp, kaybettiği dini ve siyasi itibarını geri kazanmak istemektedir. Bu vesile ile Azerbaycan Türk’ü olan Ahi Evran’ı Anadolu’ya gönderme kararı alır. Niyeti ise Ahi Evran vasıtası ile Ahilik üzerinden Anadolu’da yeniden dini ve siyasi otorite elde etmektir.

Şeyhi Kirmani ile birlikte Anadolu’ya gelen Ahi Evran Kayseri’ye yerleşir. Burada önce “debbağlık” yani dericilik atölyesi kurmuştur. Dericilik mesleği onun halk, zanaatkar ve tüccarlar ile irtibat kurması için büyük bir şans olacaktır. Kısa bir vaktin geçmesinin ardından Şeyhi Kirmani ve Ahi Evran Anadolu’da köy köy, kasaba kasaba dolaşmaya başlar. Tüccarları, zanaatkarları ve halkı ziyaret ederler. Ziyaretlerindeki tek amaç “Fütüvvet” fikri taşıyan bir teşkilatı Anadolu’da kurmaktır. Çalışmaları kısa sürede etkisini göstermeye başlar. Anadolu’da İslam inancına tabii tasavvufa temayüllü tüccar ve zanaatkarlar bir bir Ahilik Teşkilatı’na dahil olmaya başlarlar. Toplum arasında saygınlığı giderek artan Ahi Evran, devrin sultanı Alaaddin Keykubat tarafından da büyük ilgi ile karşılaşır. Gösterdiği başarılar vesilesi ile Alaaddin Keykubat kendisini taltif ederek yakınları arasına alır. Ahi Evran artık Anadolu sultanının sarayındadır ve sultana çok yakındır.

Muhtemeldir ki Ahi Evran’ın teşkilat tahayyülünün niyeti bu olay ile değişir. Geliş amacı Abbasi Halifesi’nin dini ve siyasi otoritesini güçlendirmek olan Ahi Evran, Selçuklu sarayına girişi ile beraber devlet yöneticileri ile yakın ilişkiler içine girer. Ve çalışmalarını “güçlü bir Selçuklu” için sürdürmeye başlar. 1227 yılında Alaaddin Keykubat’ın isteği doğrultusunda başkent Konya’ya yerleşir ve faaliyetlerini Konya merkezli yürütmeye başlar. Başta meslek sahiplerine olmak üzere halka dinimiz İslam hakkında bilgi vermek içinde kitaplar yazan Ahi Evran, “Mürşidul-Kifaye” ve “Yezdân Şınaht” isimli eserlerini Konya’da sultan Alaaddin Keykubat’a sunar ve onun isteği ile İbn Sina’nın “Risale fin-Nefsin Natıka” isimli eserini Farsça’ya çevirir.

Bu sırada Anadolu Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları başlamış ve siyasi çekişmeler boy göstermiştir. Niyeti sultanlık tahtına oturmak olan II. Gıyaseddin Keyhüsrev bir plan hazırlar. Bu plan bir suikasttir. Suikast tertip olduğunda Ahiliğin en büyük destekçisi olan Alaaddin Keykubat oğlu Gıyaseddin tarafından zehirlenerek öldürülür. İlk hedefi olan tahtı ele geçiren Gıyaseddin, ardından tahtını daha sağlam almak için babasının saray ekibini tasfiye etmeye başlar. Veziri Sadettin Köpek’in düzenlemeye çalıştığı suikaste Ahi Evran’ın da destek verdiğini iddia ederek Ahi Evran başta olmak üzere Ahi Teşkilatı’nın önde gelen bütün liderlerini tutuklattırır ve hapse gönderir. Ahi Evran ve yöneticiler Hapiste birçok işkencelere maruz kalırlar.

II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ölümü ardından tahta II. İzzeddin Keykavus geçer. Sultan Keykavus başta, beş sene hapis yatan Ahi Evran olmak üzere, teşkilatın önde gelenlerinin serbest bırakılmasını sağlar. Serbest kalan Ahi Evran önce Denizli’ye yerleşir. Burada bir süre kaldıktan sonra Konya’ya geçer. Konya’ya geçmeden önce vazifesinin halifesi ve talebesi olan Ahi Sinan’a bırakır. Ahilik Teşkilatı’nın yeni büyüğü artık Ahi Sinan’dır. Ahi Evran’ın Konya’ya dönüşü esnasında Moğol baskısı baş göstermiş, Anadolu Selçuklu Devleti yıkılış sürecine girmiştir. Bölgede Moğol işgali gerçekleşince bir kısım Mevleviler bu işgale boyun eğerek Moğol hükmü altında yaşama taraftarı olurlar. Öz yurdun da garip öz yurdun da parya- olmak istemeyen Ahi Evran, Mevleviler’in bu görüşüne karşı sert bir tutum takınır. Bu sebep ile Ahiler ve Mevleviler arasında çekişmeler baş gösterir. Bu çekişme Mevlana’nın şeyhi olan Şems-i Tebrizi’nin öldürülmesine kadar devam eder.Yaşanan bu olay sonrasında Ahi Evran, Mevlana’nın oğlu Ala’ud-Din Çelebi ile birlikte Kırşehir’e yerleşir.

Yıkılış sürecine giren Anadolu Selçuklu Devleti’nde taht kavgaları yeniden hem de şiddetle baş gösterir. II. İzzeddin Keykavus ve Moğol desteğini alan Rukneddin Kılıçaslan yıkılmak üzere olan devleti bir kenara bırakıp taht için birbirlerine girerler. Mücadele sonunda Moğolların büyük desteğini alan Rukneddin Kılıçaslan tahta oturur. Bu mücadele sırasında Moğollar’a karşı Keykavus’u destekleyen Ahiler’in önde gelenleri bir dizi işkence ve katliama maruz kalırlar. Rukneddin Kılıçaslan’ın tahta oturmasının ardından Moğollar’ın Anadolu üzerindeki etkinlikleri artar.
Moğolların isteği üzerine Ahiler’i katleden birlikler arasında yer alan Nurettin Caca Kırşehir Emirliği’ne atanır. Bu meydan okuma mesajı dolu atamanın ardından Ahi Evran ve teşkilat büyüklerinin büyük tepkisi görülür. Giderek artan tepkiler bir ayaklanmaya dönüşür. Moğol istilasının siyasi bir adımına karşı Ankara, Aksaray, Çankırı ve Kastamonu bölgelerinde büyük ayaklanmalar baş gösterir. Haksızlığa başkaldıran Ahiler ve Türkmen beyleri bir katliama tabii tutulurlar. Bastırılan bu isyan sonrasında 1261 yılında Ahi Evran ve Ala’ud-Din Çelebi’de hayatını kaybeder. 1261 yılında son bulan mücadele ile geçen bu hayat birçok hayırlı olaya vesile olacak ve yeni cihan devletinin inşasında adeta harç rolü oynayacaktır.

Velhasıl

Güney Azerbaycan’da başlayan ardından Kayseri, Konya, Denizli, Kırşehir gibi Anadolu topraklarında süren, Abbasi Halifesi ve Anadolu Selçuklu Sultanı tarafından yakın ilgi ile süslenen, mücadele dolu bir hayat böyle son bulmuştur. Bu iman, fikir ve aksiyon yüklü hayatın halit-i ruhiyesi gücünü arttırarak bölgeye yayılacaktır. Büyük filozof, mutasavvıf ve lider Ahi Evran büyük bir teşkilatın ve gelenekler ağının temellerini işte böyle atmıştır. Onun attığı bu adımlar zaten Moğol baskısından kaçarak uçlara sığınan mutasavvıf ve boy beylerinin birlikte hareket etmesine vesile olacak, kısa sürede teşkilatlanmalarını sağlayacaktır. Bu dayanışma ve birlik fikri Osmanlı’nın kuruluşuna da etki edecek ve bu teşkilatlanmanın desteği ile Osmanlı beyliği kısa sürede güçlü bir devlet halini alacaktır. Ahi Evran’ın hayatını ele alarak Ahiliğin Anadolu’da nasıl yayıldığını anlatmaya gayret ettim. İnşallah başarılı olmuşumdur. Şimdi yazının son kısmına geçiyoruz. Ahiliğin genel özelliklerinden bahsedip, Ahilik hakkında önemli bilgiler vermeye gayret ederek yazıyı noktalayacağım.

Ahiliğin Genel Özellikleri

– Feta Nedir ve Özellikleri Nelerdir?

Bir kişinin Ahilik Teşkilatı’na dahil olabilmesi için bazı özelliklere sahip olmasa gerekmektedir. Öncelikle bu “kardeşlik-birlik” teşkilatına yeni girenler feta yani “yiğit” ünvanı alırlar. Feta makamının gerektirdiklerini yerlerine getirenler ancak “Ahi” makamına yükselirler. Yani Ahilik kuru kuruya bir birliktelik değil, aksine nasiplilerinin incelik ve titizlikle teşkilata dahil edildiği bir kurumdur. Feta olacak kişilerde şu özellikler aranmakta idi: “Sıdk (sadakatin birinci şart olması bir bağlılığın ve özverinin ne kadar önemli olduğunun en büyük delilidir), sefa, emanet-e riayet, takva, kerem, mürüvvet ve haya.”

Bu özellikleri taşıdığı bilinen ve bu özellikleri taşıdığı kabul edilen kişiler Ahilik teşkilatını alınırlardı. Belirli bir süre yöneticiler tarafından takip edilen ve sınama dönemine tabii tutulan Fetalar, başarı gösterirse Ahi konumuna yükselirdi. Fetalığın hakkını veremeyen, başarısız olan kimseler ise kurumdan azledilir, bu cevherden mahrum kalırlardı.

– Ahi Kime Denir ve Karakter-istik Özellikleri Nelerdir?

Ahilik Teşkilatı’na kabul edilmiş Fetalar kurallara riayet ederek başarı gösterirler. Bu başarının sonucunda Fetalıktan Ahiliğe yükselirler. Ahi olan kişi artık toplumda reis, lider vasfına ulaşmıştır. Yani fevkalade güvenilir ve himmet sahibi takvalı bir kul olduğu nispeten kanıtlanmış kişilerdir. Ahi olan kişiler Fetalık özelliklerini geliştirerek yeni yetiler kazanmışlardır. Belirgin özelliklerini sayacak olursak: “Ahi olmuş birisi artık cömerttir. Namazını kazaya bırakmaz, haya ve edepte zirve bir konuma gelmiştir, dünya malını terk etmiş ve sadece helal kazanç ile geçinir. İlim sahibidir ve her ne olursa olsun asla devlet adamlarının kapısına gitmemektedir.”

Ayrıca kendi içinde sistemli bir organizasyona tabii olan Ahi kişiler, batında tasavvufi manalar içerin “dört nesnesi açık olmalı ve üç nesnesi kapalı olmalı” prensipleri ile günlük hayatını tatbik etmek ile mükelleftirler. Dört nesnesi açık olmalı, prensiplerini sayacak olursak: 1) Gönlü açık olmalı 2) Kapısı açık olmalı 3) Eli açık olmalı 4) Sofrası açık olmalıdır. Üç nesnesi kapalı olmalıdan kasıt ise: 1) Gözü kapalı olmalı 2) Dili kapalı olmalı 3) Şalvarı kapalı olmalıdır.

Dini inanış, sosyal hayat, insani dayanışma, mesleki ahlak… Bunlarla beraber Ahilik batında ve zuhurda meydana gelebilecek sosyal her meseleye bir kıstas koyarak kendi hatlarını çekmiş ve kendisine tabii olanları içi hür-dışı dar bir kalıba sokmuştur.

*Gölpınarlı, A., “İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı”, İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası, Cilt 11, İstanbul, 1950, s.6
**İbn Batuta, “İbn Batuta Seyahatnâmesinden Seçmeler” M.E.B. yay., İstanbul, 1971, s.7-8

kaynak:

Ahi Evran ve Ahilik – Gökhan Gökçek

ülkü ocakları web sitesi

1 Comment

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

13 − = seven