Ortodoks Hıristiyanlık

Ortodoks Hıristiyanlık
  • 11
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
  •  
    11
    Shares

Hz. İsa ile zuhurundan yaklaşık üç asır sonra Hıristiyanlık, horlanma ve yasaklanma süreçlerini tamamladıktan sonra Roma İmparatorluğu tarafından önce serbest bırakılmış, daha sonra da resmî din olarak benimsenmiştir. Ancak bu noktaya gelindiğinde İsa ve Havarilerini tanıyanları tanıyan kuşaklar ortadan kalkmış, Hıristiyanlığın temel ilkelerinin neler olduğu konusunda genel belirsizlik ortaya
çıkmıştır. Bundan dolayı her grup Hıristiyanlığın kendi yorumunun doğruluğunu savunurken farklı yorum getiren grupları ise sapkın (heretik) olarak tanımlamıştır. Bu belirsizliğe son vermek üzere 325 yılından itibaren Hıristiyanlık inancının ilkelerini belirlemeye yönelik sinod ya da konsil denilen ve yetkili tüm dinî otoritelerin katıldığı toplantılar gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılar sonucunda herkes tarafından kabul edilmese de imparatorluğun resmî dinî görüşünün ilkeleri ve Hıristiyanlığın kaynakları belirlenmeye çalışılmıştır. Hıristiyanlığın temel kaynakları İncil, Havari pederleri, kilise babaları ve kilise öğretmenleridir. Hıristiyanlığın yazılı kaynağı olarak Matta, Markos, Luka ve Yuhanna İncillerinin sahih olduğu kabul edildi. Havariler zamanında yaşamış ya da havarilerin öğrencileri olmuş olan Romalı Clement, Antakyalı İgnatius, İzmirli Polikarpos ve Pamukkaleli Papias gibi erken dönem Hıristiyanlık yazarları olan havari pederleri Hıristiyanlığın kaynaklarından birisi kabul edildi. Büyük evrensel öğretmenler olarak kabul edilen Büyük Vasil, Nenizili Gregor ve İoannis Hrisostomos gibi Hıristiyan kilisesinin tarihini yazanlar kilise pederleri adı altında Hıristiyanlığın diğer kaynak grubunu oluşturdu. Ayrıca İskenderiyeli Kiril, Kudüslü Kiril, Şamlı İoannis gibi din ve bilim adamları da kilise öğretmenleri adıyla Hıristiyanlığın temel kaynaklarından birisi olarak kabul edildiler.

İlki 325 yılında İznik’te gerçekleştirilen yedi konsilde Hıristiyan dünyasının geniş bir katılımı ile ortak ilkeler belirlendi. Bu konsillerin siyasi ve dini olmak üzere iki temel amacı vardır. Siyasi algılayışa göre Bizans imparatoru, Tanrı’nın yeryüzündeki krallığını onun adına yöneten kişiydi. Yetkisi, Tanrı tarafından verilmişti. Ortodoks bakış açısına göre yeryüzünde tek bir krallık olabilirdi. Bundan dolayı da Hıristiyanlığın tek bir doğru yorumu olabilirdi. Bu tek doğru yorumu da kilise yapmalıydı. İmparatorun gözetiminde kilisenin yaptığı yoruma doğru yorum manasında Ortodokslukluk denildi. Ortodoksluk düşüncesi temellerini
havariler geleneğine dayandırdı. Ancak teslis olarak adlandırılan Baba (Tanrı), Oğul (İsa) ve Kutsal Ruh konusundaki teolojik tartışmalar hiç bitmedi.

Rahip Arius 4. yüzyılda Oğul’un (İsa), Tanrı gibi ezeli olarak mevcut olmadığını ve Baba (Tanrı) tarafından yaratılmış olduğunu iddia etti. 325 yılında İznik’te toplanan ilk konsilde bu görüş aforoz edildi. Konsil, Oğul’u Tanrı ile aynı özlü ve Baba ile birlikte ezeli ve ebedi olarak bir arada bulunan ve aynı ilahi ruhu paylaşan olarak tanımladı. Böylece resmî Ortodoksluğun ilkesini de belirlemiş oldu. Ancak bu dönemde Hıristiyan teolojisinde ortaya çıkan diğer bir tartışma konusu ise İsa’nın bedeninde insan ve Tanrı’nın nasıl birleştiği sorusu idi. İsa’nın ve Tanrı’nın özünün ve doğasının aynı olduğunu iddia eden monofizist görüşe karşı 431 ve 449 Efes konsilleri ile 451 yılındaki Kadıköy konsilinde İsa’nın bölünmeyen, ayrılmayan, değişmeyen ve karışmayan iki doğasının (insan ve Tanrı) olduğu şeklindeki öğreti resmî Ortodoksluğa ilave edildi. Bunun üzerine 5,6 ve 7. yüzyıllarda monofisizm, 8 ve 9. yüzyıllarda ikonoklazma (tasvirkırıcılık), 9. yüzyılın ortasında pavlikanizm ve 12. yüzyılda bogomilizm sapkınlık olarak nitelendirilerek mücadele edildi. Her ne kadar bu mücadele esnasında bazı kesimler resmî Ortodoksluğun dışında bırakıldıysa da geniş bir kitle imparatorluk otoritesi ve kilise teşkilatı yoluyla resmî Ortodoksluğun içine çekildi. Böylece Ortodoks bakış açısına göre yeryüzünde nasıl tek bir Tanrı krallığı olması gerekiyorsa, Hıristiyanlığın da tek bir “doğru” yorumu gerçekleştirilerek imparatorun meşruiyetini sürdürmesi sağlandı.

İmparator Teodosios (379-395) zamanında Katolik kilisesi kuruldu. Kendilerini İsa’nın havarisi Petros’un Vatikan’da kurduğu kiliseye bağlayan Katolik Roma kilisesi Hıristiyanlık hiyerarşisi içinde üstün olduğunu iddia ediyordu. Roma’yı yine havarilerin kurduğu İskenderiye ve Antakya kiliseleri takip ediyordu. Bu üç kiliseye Bizans imparatorunun siyasi gücü ile İstanbul ve Kudüs kiliseleri de ilave oldu. Konsiller yoluyla İstanbul patrikliğinin kiliseler hiyerarşisindeki yeri yükseltildi. Ancak Roma kilisesi ile İstanbul patrikliği arasındaki mücadele siyasi olayların gelişimiyle her zaman varlığını korudu.

Daha önce İstanbul patrikliğinin muhalefeti ile Hıristiyan amentüsünden çıkarılmış olan İsa’nın özünün oğuldan/”filioque”den geldiği ifadesi 11. yüzyılın başında Roma kilisesi tarafından metne yeniden konuldu. Bu olay tarafların birbirini doğru inançtan uzaklaşmakla suçlamaları ve 1054 yılında shisma denilen Katolik ve Ortodoks kiliselerinin günümüze kadar devam eden bölünmesini ortaya çıkarttı. Roma ve İstanbul patrikliği arasındaki mücadele Gotların 340 yılından sonra Ortodoksluğun daha sonra sapkın olarak nitelendirilecek Ariusçuluk mezhebine girmesiyle başladı. Gotlar, geliştirdikleri alfabe ile İncil’i Gotçaya çevirdiler. Ancak daha sonra Roma kilisesi, başta Gotlar olmak üzere tüm Cermen kabilelerini önce Arius mezhebinden sonra da Ortodoksluktan uzaklaştırarak bu kavimleri Katolik dünyası içine aldı. Benzer bir mücadele 9. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak Slav dünyası için de yaşandı. Ancak bu mücadeleden İstanbul kilisesi galip çıktı.
860 yılında Bulgarlar, 990’lardan sonra da Kiev Rusları, Ortodoks dünyasının içi ne çekildi. Böylece Bizans, Ortodoks kilisesinin yapısında teşkilat ve ideolojisinde Bizans nüfuzunu Balkan kültürlerine intikal ettirmeyi başardı. 1054 yılındaki kiliselerin ayrılmasına son vererek kiliselerin tekrar birleştirilmesi çabasına birlik anlamında union denildi. Katolik kilisesi, Müslüman dünyasına karşı Bizans’a yardımı unionun gerçekleşmesine bağladı. Katolik Latinler, bu dini meseleyi kullanarak
1204 yılında gerçekleştirdikleri İstanbul işgalini haklı göstermeye çalıştılar. Gerçek manada halk arasında benimsenmemiş ve tepki gösterilmiş olmasına rağmen Bizans imparatorları 1274 yılında Lyon ve 1438/39 Ferara-Floransa Konsilinde Katolik kilisesinin üstünlüğünü kabul etmelerine rağmen batıdan umdukları yardımı bulamadılar (Herrin, 2010, s. 67-86 Baskıcı, 2009, s. 96-101).

4. yüzyılın sonunda Hıristiyanlık, Bizans Devletinin dini haline geldiğinde Hıristiyan olmayanların devlet memuru olma ihtimali ortadan kalktı. Daha önce pagan zülmüne maruz kalan Hıristiyanlar, önce paganları dışladılar, daha sonra da onların tüm mabetlerini yıktılar. Hıristiyanlar, Tanrı tarafından Hz. İsa yoluyla kendilerinin seçilmiş millet olduğuna ve seçilmiş halkın pelerinini Tanrı’nın Hıristiyanlara aktardığına inanıyorlardı. Tanrı tarafından seçildiğine inanılan Ortodoks imparator, Hıristiyan ekümenik (sahip olunan Uygar Roma toprakları) dünyasını, inançsızlara! karşı savunmak durumundaydı. Sapkınlık, aynı zamanda imparator otoritesine muhalefet olarak algılanıyor ve ihanetle suçlanıyordu. Bu anlayışın sonucu olarak Ortodoks düzene ve Tanrı’nın atadığı yöneticiye karşı eylemlere verilen cevap içte ve dışta savaş şeklinde kendini gösteriyordu. Yapılan savaşları Bizans İmparatorları barışı korumak, Hıristiyan dünyasının topraklarını genişletmek ve Tanrı’nın seçilmiş halkını savunmak temeline dayandırarak haklı göstermeye çalışıyorlardı. Tanrı’nın semavi desteğini almadan savaşmanın imkansız olduğuna inanan Bizans ordusu, zaferlerini Tanrı’nın seçilmiş halkın yanında olması şeklinde yorumlarken
yenilgilerini ise Tanrı’nın kendilerini günahları için cezalandırdığı yönünde değerlendiriyordu. İstanbul’un fethini anlatan bir Bizans kroniğinde İstanbul’un alınmaması için Tanrı’ya dua etmeleri ve İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethi üzerine “Tanrı hangi günahlar için bilmiyorum, ama dikkate almadı” cümlesiyle de Bizanslıların bu inanışlarını imparatorluğun son gününe kadar devam ettirdikleri anlaşılıyor (Nicolle-Haldon-Turnbull, 2010, s. 93- 97; Sfrancis, 2009, s. 292).

Pavlikanizm ve
Bogomilizm: 9. yüzyılın
ortasında Doğu Anadolu’da
ortaya çıkan ve muhtemelen
ilk savunucularından birisi
olan Samsatlı Pavlos’un
adı verilen Pavlikanizm/
Pavlosçuluk, düalist ve
yeni maniheist unsurların
Hıristiyanlıkla karışımı sonucu
ortaya çıkmıştır. 870’lerde
Abbasi halifeleriyle işbirliği
yaparak Bizans’a karşı
mücadele eden Pavlosçuları
Bizans, Doğu Anadolu’dan
alarak Balkanlara iskan
etmiştir. Pavlosçuluk
Balkanlardan kattığı yeni
unsurlarla Slav arasında
Bogomilizm adıyla yer
bulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 3 = three

Yandex.Metrica google reklamı
atahun