NE VARLIĞA SEVİNİRİM NE YOKLUĞA YERİNİRİM

Ne Varlığasevinirim

Dünya bir “dâr-ı imtihan”dır. Yaşam ise imtihan gereği; nimet ve musibetler bakımından her an değişime gebedir. Yüce Allah bu gerçeği;

And olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksiltmeyle deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155.)

ayetiyle ifade etmiş, Peygamberimiz ise bu konuda şöyle buyurmuştur: “Müminin (dünya hayatındaki) durumu rüzgârın (bir o yana, bir bu yana) eğdiği bir başağın durumu gibidir. (İşte böyle) musibetler de mümine isabet edip durur.” (Müslim, Sıfatü’l-Münafıkin, 58.) İnsanın içinde, önü alınmaz nefsani arzular vardır. Mal ve dünya konusundaki istekleri de bunların başında gelmektedir. Öyle ki, yaşlılığında bile onun mal hırsı ve dünya tutkusu genç kalmaya devam eder (Tirmizi, Hadis No: 2339.); bir vadi dolusu altını olsa ikincisinin peşine düşer. (Buhari, Rikâk 10.)

Hâlbuki mal ve dünya bir imtihan aracıdır. Bundan dolayı Yüce Allah; mü- minlere, ahireti dünyaya üstün tutmalarını ve ahiret için salih ameller işleyerek önden sevap göndermelerini emretmiş (Haşr, 59/18.) ve ahiret hayatının daha kalıcı ve daha hayırlı olduğunu belirtmiştir. Rasul-i Ekrem ise bir insanın ölü- müyle beraber malının mirasçılara kalacağını, malından giyip eskittiğinin, yiyip tükettiğinin ve Allah yolunda infak ettiğinin kendisinin olduğunu, bunlardan da yalnızca Allah yolunda bağışladıklarının ahiret âleminde ona faydasının olacağını bildirmiştir. (Müslim, Zühd 4; Buhari, Rikâk 12.) Bu emir ve tavsiyeler bir “terk-i dünya” çağrı- sı değildir. Aksine Kur’an ve sünnette, dünyadan el etek çekmek suretiyle münzevi bir hayat sürmeye olumlu bir gözle bakılmaz.

Çünkü İslam’da ruhbanlık yoktur. (Acluni, Keşfü’l-Hafa, II, 377.) Bahsi geçen emir ve yasakların amacı, insanın sonsuz arzularının karşısında uhrevi kaygıyı ön plana çıkartarak onun mal ve dünya ile olan ilişkisini, olması gereken zemine çekmek ve böylece insanın, yaratılışının anlam ve amacını gerçekleştirmesini sağlamaktır. Çünkü orantısız bir mal sevgisi ve dünya tutkusu ağaca dadanmış bir kurt gibi, müminin kalbî erdemlerini ve uhrevi yönelişini içten içe yer bitirir. (Heysemi, Mecma’, 10, 250.) Mevlana’nın ifadesiyle; kalp bir gemi, dünya ise bir deniz gibidir. Su, dışında olduğunda gemiyi yüzdü- rür, içinde olduğunda ise batırır. (Şerh-i Mesnevi, I, 557.) Batma tehlikesi sebebiyle geminin sudan ayrılması da çözüm değildir. Gemi sudan uzaklaştığında karaya oturur. Bu da onun için başka bir felakettir. Çünkü bu durumda o, ancak su sayesinde gidebileceği yolun sonundaki menzil-i maksuda eremez. Yani gemi suyun içinde olmalıdır, su geminin içinde de- ğil. Bu bağlamda Peygamberimiz bir hadisinde zühdü; insanın, helal olan şeyi kendine haram kılması, malı ziyan etmesi ve dünyadan el etek çekmesi olarak değil;

Allah katında olana, kendi elindekinden daha fazla güvenmesi şeklinde tarif etmiştir. (İbn Mace, Zühd 37.) O hâlde dinî mefkûrede asıl yerilen şey; mal ve dünyanın, insanın yaratılışının anlam ve amacına hizmet etmeyen süfli birtakım emeller uğrunda kullanılması ve bir araç olmaktan çıkartılarak bir yaşam ülküsüne dönüşmesidir. Hz. Peygamber’in “melundur” dediği dünya da budur. (Tirmizi, Hadis No: 2322.)

Böyle bir dünyalıktan elde edilen mal ve servet; izzet ve nimet değil, bilakis afet ve musibettir. Bu açı- dan bakıldığında tasavvufun serlevha cümlelerinden biri olan “Seni Mevla’ndan alı koyan her şey dünyadır.” sözü de bu hakikati ifade etmektedir. Yoksa mümin ve muttaki bir kul için mal ve dünya; kulluk uğrunda harcanarak ahirete önden gönderilen bir azık ve saadet-i dareyne bir vesiledir. “Salih mal, salih bir kimseye ne kadar da yakışır.” hadisi de helal yoldan kazanılan ve Allah yolunda harcanan malın dinen hiçbir mahzurunun olmadığını ifade etmektedir. (İbn Hanbel, Müsned, 29, 299.) Gücü ve hedefleri bakımından insanın içindeki arzuların, sonsuzluğu hedeflediğini söyleyebiliriz.

Bu durum biraz da onun, “fani olan bu âlem”e değil, “baki olan öteki âlem”e ait olmasından kaynaklanmaktadır. Aslında insanın, dünyevi hedeflerin peşine tarifi imkânsız bir hırs ile düşmesi bile bir bakıma onun kalıcı mutluluk ve huzur arayışlarının bir sonucudur. O hâlde insanın, fıtratında var olan sonsuzluk talebini; sonlu ve sınırlı olan dünyada gerçekleştirme hevesinin ıslah edilmesi zorunludur. Onun varlıkta “şükür”, yoklukta “sabır” erdemlerini kazanması ve müreffeh günlerde kulluğunun gereklerini yerine getirirken, darlık zamanında asi duruma düşmemesi için; her durumda sabit ve istikrarlı bir itaat bilincine ve kalbî sebata kavuşması gerekmektedir. Diyebiliriz ki, vahyin insan üzerinde gerçekleş- tirmeyi istediği şahsiyet inşasının nihai hedefi de budur. Bundan dolayı Allah Kur’an’da; nimet zamanı “Rabbim bana ikram etti.” musibet zamanı ise; “Rabbim beni aşağıladı.” demeye dayalı çifte standartlı bir kulluk anlayışını yermektedir. (Fecr, 89/15-16.) Kur’an’da “itminan” olarak isimlendirilen huzur ve sükûnet hâli kalpte oluşmadan insanın aradığı gerçek mutluluğu mal mülk ile elde etmesi imkânsızdır. Bu, Yunus Emre’nin; “Kem durur yoksulluktan nicelerin varlığı Bunca varlık var iken gitmez gönül darlığı” şeklinde ifade ettiği hakikatin ta kendisidir. Bu huzura ulaşmanın yolu ise “Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28.) ayetinde “zikrullah” olarak ifade edilmiştir. Zikir; iman ile başlayan, dil ile Allah’ı anmakla devam eden, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri de içine alarak genişleyen, kısacası; bize Allah’ı hatırlatan ya da bizim kendisiyle Allah’ı hatırladığımız her şey, bu hedefe yö- nelik ruhi ve bedenî her eylemdir. Kur’an’da çoğu zaman kullukla eş anlamlı olarak kullanılan zikir, kalpteki sonsuzluk eğilimini gerçek muhatabına yani Allah’a odaklar ve O’nun rı- zasını kazanma ülküsünü kalpte egemen kılar. Böylece insan bu şuuru elde ettiğinde yaşamın nimet ve musibet bakımından değişken şartlarına göre itaat ve isyan bakımından farklı tavırlar sergileyen yüzergezer bir kul olmaktan kurtulur. Bunun sonucunda ise sevgi, saygı, özveri, kanaat, şükür, tevekkül, sabır, paylaşma, yardımlaşma, fedakârlık ve feragat gibi yüksek ahlaki değerleri bir yaşam düsturu hâline getirir ve şu mısraların sırrına mazhar olur:

Ne varlığa sevinirim

Ne yokluğa yerinirim

Aşkın ile avunurum

Bana seni gerek seni

İnsan Allah’ın zikrinden yüz çevirdiğinde ise; “her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır.” (Taha, 20/124.) ayetiyle ifade edilen ruhi bir kaosla yüz yüze gelir. Bütün organlara hükmeden ve içinde taşıdığı ruha göre onları hayra ya da şerre sevk etme kabiliyetine sahip olan kalbi imar etmeden, insanın mal ve dünya ile olan ilişkisini sağlıklı bir zemine oturtması imkânsızdır. Çünkü zenginlik ve fakirlik malın miktarıyla değil, kalbin dünyaya ve ahirete atfettiği değerle ilgili kavramlardır. Allah’a hakiki anlamda dayanıp güvenen bir kalbin fakirlikten korkması ve zenginlik sebebiyle şı- marması söz konusu olmaz.

Rasul-i Ekrem’in; “Zenginlik kalpte olur, fakirlik de kalpte olur. Kalbinde zengin olan kimseyi dünyadaki mal zengin etmez.”

hadisi de bu gerçeği dillendirmektedir. (Heysemi, Mecma’, 10, 237.) Ulvi boyutu sıfırlanmış materyalist yaşam felsefelerinin çepeçevre kuşattığı 21. yüzyıl insanı, aşkın referanslarını ve uhrevi kaygılarını kaybetmiş; gerçek mutluluğa haz eksenli bir yaşamla ulaşmaya çalışmış; fakat başarılı olamamıştır. İnsanoğlu tarihin hiçbir döneminde görülmemiş maddi imkânları elde etmesine rağmen, mutluluğu ve gerçek huzuru bulamamıştır. Her gün yaşanan aile dramları, ihanetler, cinayetler, intiharlar, tecavüzler, madde bağımlılıkları, stres, tatminsizlik, savurganlık ve aç gözlülük gibi pek çok ruhi ve içtimai felaket; rıza, kanaat, tevekkül, sabır, samimiyet, yardımlaşma, paylaşma ve diğerkâmlık gibi sayısız kalbî erdemi yok etmiş ve beşeriyet gemisini batma noktasına getirmiştir. İnsan hakiki bir iman ve güçlü bir uhrevi yönelişin en büyük armağanı olan “Bize Allah yeter” (hasbünallah) şiarını kaybetmiş ve “Dünyayı versen bize yetmez” derekesine düşmüştür. Artık insan için mal ve dünya; içtikçe susatan, susattıkça da içiren bir tuzlu deniz, ölümcül bir zehirdir. “Tabibü’l-kulûb” olan Allah Rasulü bir hadisinde bu hastalığın teşhis ve tedavisini ne gü- zel ifade etmiştir: “Kimin kaygısı ahiret olursa Allah onun kalbine zenginliği koyar ve dünya (onun peşinden burnunu sürte sürte) gelir. Kimin de tasası dünya olursa, Allah onun işlerini darmadağın eder ve fakirlik korkusunu onun iki kaşının arasına yazar. Dünya da kendisine ancak takdir edildiği kadar gelir.” (İbn Hanbel, Müsned, 35, 467.)

KAYNAK: Diyanet Aylık Dergisi Kasım 2014

Yrd. Doç. Dr. Yasin Pişgin Akdeniz Üniversitesi İlahiyat Fakültes

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

3 + one =

Pin It on Pinterest