kelam ilmi hakkında bilgi |

Kelam İlmi Hakkında Bilgi

Kelam İlmi Hakkında Bilgi

Kelâm   ilminin   doğuşu

Birinci hicrî asırda, müslümanlar arasında ortaya çıkan siyasî ihtilâf­ların giderek itikada dönüştüğü ve tslâmî inanç üzerinde» yahut hiç olmazsa, ilk müslümanlann akaidini teşkil eden bir takım meselelerde cidal ve münakaşalara sebep olduğu, önceki bahislerimizde yeterince açıklanmış; bu ci­dal ve münkakaşalann ise, zamanla, mürcı’e, mutezile, kaderiyye, cebriyye gibi çeşitli akaid mezheblerinin doğmasına yol açtığı gösterilerek bunlar hak­kında lüzumlu bilgi verilmişti. İşte bu akaid mezheplerinin doğuşuna sebep olan cidal ve münakaşalar, ayni zamanda, “Kelâm” adı verilen yeni bir ilmin de başlıca kaynağı olmuştur. Filhakika daha sonraki devirlerde, bazı müellif­ler tarafından verilen “Kelâm” ile ilgili tarifler, bu görüşümüzü kesinlikle teyid eder.

kelam-ilmi

Meselâ el-Fârâbî (ö. 339) ye göre “Kelâm sanatı, şeriat koyucu­sunun tasrih ettiği bazı mahdut amel ve itikadlann müdafaasında ve onlara muhalif çeşitli söylentilerin temizlenip  atılmasında, insanın  sahip  olduğu kudrettir. Bu, amel ve ittikadlara göre ikiye ayrılır. Ancak kelâm sanatı, “fı-kıh”tan ayrıdır; zira “fıkıh”, şeriat koyucusunun açıkça ortaya koyduğu amel ve akideleri alır; onları asıl kabul eder ve sonra bu asıllardan, gerekli olan diğer amel ve itikadları istinbat eder. Buna göre mutekeltim (kelâmcı), “fakîh”in istiubattan Önce asıl olarak kullandığı delillerin müdafüdir”

El-Farâbî‘nin bu tarifinden açıkça anlaşılıyor ki, *‘Kelâm”ın aslı, ister Allah olsun, ister O’nun Rasûlü olsun» Şâric (şeriat koyucusu) tarafın­dan   vazolunan   dinî   asılların  müdafaasından  ibarettir.

El-Gazill (ö. 505) de, kelâm hakkında şu görüşü ileri sürmüştür: “Ehl-i sünnet akidesini, ehl-i bid’atın teşvişinden muhafaza etmek kelâmın gayesidİr. Allah, kullarına Ras tülünün dilinde-, din ve dünyalarının selâmeti bakımından hak olan bir akîde vermiştir. Sonra da şeytan, mübtedianın kalbine, sünnete muhalif şeyler İlka etmiştir. Onlar, şeytanın bu telkinleriyle hak olan akideyi teşviş etmek üzere iken, Allah, mutekellimûn taifesini vücuda getirip davalarını sünnetin zaferi için, ehl-i bid’atın telbisatım çıkarıp atacak müret-teb bir kelâm ile harekete geçirmiştir. Bunun neticesinde de Kelâın ilmi ve ehli ortaya çıkmıştır”

El-Gazâli’nin bu görüşü de, kelâmın, İslâm akaidinin müdafaasını ve ona aykırı düşen sapık görüşlere karşı korunmasını gaye edinen bir ilim olarak ortaya çıkması yönünden, el-Fârâbî’nin tarifiyle uyuşur.

“Kelâm ilmi, delil iradı ve şüphenin izaleeiyle akaid-i diniyyenin isba-tıdır’* derken el-Icî (Ö. 756)[888], “akaid’-i diniyyeyi yakînen hasd olan delil­lerle bilmektedir. Mevzuu bu akaidin isbatıdır” derken de et-Teftâzânl (ö.792) , gerek el-Fârâbl’den ve gerekse el-Gazâlİ’den farklı bir şey söylemiş değillerdir.

Kelâm, İslâm akaidinin isbatım ve onun yabancı fikirlere karşı korun­masını gaye edinen bir ilim olduğuna göre, bu ilmin temelinde, cidal ve müna­kaşadan oluşan bir taşın yattığını anlamamak mümkin değildir. Bu bakımdan» konunun başında da işaret ettiğimiz gibi, müslümanlar arasında siyasî ihtilâf­lardan sonra başlayan akaide müteallik münakaşalar, Kelâm ilminin doğu­şunu hazırlayan başlıca âmiller olntuştır.

Ancak, şurasını da gözden uzak tutmamak gerekir ki, akaidle ilgili sis­temli münakaşalar, ilk defa ortaya çıkışı hakkında daha önce yeterli bilgi verdiğimiz mutezile mezhebi tarafından başlatılmış; bu mezhebin bilhassa kadîm Yunan felsefesi ile meşguliyeti ve aklı, nakle dayanan dinî nasslara takdimi, kendine has mutezile kelâmının doğmasına vesile olduğu gibi, ileri­de, mutezile de dahil olmak üzere “bid(at ehli” arasında say dan diğer mez-heb kelâmcılanna karşı mücadeleye girişecek olan ehl-i sünnet kelâmının doğ­masına da öncülük etmiştir. Bu bakımdan Kelâm ilminin doğuşunu, mutezile­nin doğuşu ile bir mütalaa etmekte her hangi bir mahzur yoktur. Bununla beraber, mutezile ile birlikte bid’at ehlinden sayılan diğer mezhebler kelâmının, Kelâm ilminden sayılıp sayılamıyacağı konusu, müteahhırûn arasında mü­nakaşa konusu edilmiştir; çünkü bunlara göre “kelâmın konusu, Muhammed’in dinine müteallik akaidin isbatıdır. Bu da akideye konu teşkil eden mesele­nin teslimiyetle kabul edilip sonra alda istinad eden burhan ile takviyesidir.

Kelâmda şer’ın akıl ile teyidi ve akidenin Kitap ve Sünnette varid olan mese­lelerden olması şarttır. Bu iki şarttan birisinin bulunmaması halinde, kelâm asla kelâm olmaz . Bid’at ehlinin kelâmında ise, islâm şeriatına uymayan, hattâ ona aykırı düşen bir çok mesele akaid içerisinde mütalaa edilmiş ve on­ların akıl yolu İle isbat ve müdafaası yapılmağa çalışılmıştır. Bu ise, tabii olarak, sünnete bağlı müslümanlar arasında tepki ile karşılanmıştır. Nitekim yukarıda kelâmla ilgili sözlerini naklettiğimiz el-CazâlI ve el-fcî’de bu hususu açıkça müşahede etmek mümkindir. El-Gazali, “kelâm ilminin gayesi, ehl-i sünnet akidesini, ehl-i bidcatın teşvişinden muhafaza etmektedir… Onlar, şeytanın telkinleriyle hak olan akideyi teşviş etmek üzere iken, Allah miite-kellîmûn taifesini vücûda getirip davalarını sünnetin zaferi için ehl-i bideatın telbistam çıkarıp atacak müretteb bir kelâm ile harekete geçirmiştir” derken, kelâmın konusunun Kitap ve Sünnete dayanan akaid olduğuna işaret etmiş; ehl-i bid(at kelâmını kelâmdan saymadığını da, mütekellimûn taifesinin sün­netin zaferi için yaratıldığını söylemekle açıklamıştır. El-IcI ise, Kelâm il­mini, “delil iradı ve şüphenin izalesiyle akaid-i dîniyyenin isbatıdır” sözü ile tarif ederken, mezkûr akaidin İslâm dininden alınması gerektiği görüşünde el-GazSlî’ye tâbi olmuş, fakat tarifine eklediği “hasım her ne kadar bizim na­zarımızda hatah da olsa, onu yine kelâm ulemasından addederiz1′ sözü  ile , bidcat ehlinin kelâmı görüşünde el-Gazâlî’den ayrılmıştır.  Maamafih ehl-i bidcat kelâmı hakkında ortaya çıkan münakaşaların mahiyeti ne olursa okun, işin gerçek olan yönü, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, kelâmın mutezeile ile birlikte tarih sahnesine çıkmış olmasıdır.

Mutezilenin ehl-i sünnete muhalif kaldığı bir çok akaid meselesinden bilhassa iki tanesi, usûl-i dinde çok büyük ehemmiyeti haîzdir. Bunlardan birincisi insanın fiilleri (efcâlu’I-cıbâd) ile ilgilidir. Mutezileye göre fiillerin ger­çek halikı (yaratıcısı), Allah değil, insandır. Bu sebepledir ki insan, sevab ve ıkaba müstahak olur. Mutezile, bu görüşü ile kaderi red, Hazreti Peygamber­den rivayet edilen kaderle ilgili hadîsleri inkâr ve başta sahabe olmak üzere bu hadîslerin râvilerini yalancılıkla itham etmiştir. Halbuki ehl-i sünnete göre insanın fiillerini Allah yaratır. Bu yaratmada insanın kesb ve ihtiyarının hiç bir rolü’yoktur. Her şey Allah’ın takdiri içerisinde cereyan eder. Hazreti Pey­gamberden bu konuda rivayet edilen ve muteber kitaplarda yer alan hadîsler sahihtir; bu hadîsleri geldiği şekliyle kabul etmek lâzımdır.

Mutezilenin ehl-i sünnete muhalif kaldığı ikinci konu, Allah Ta’âlânın sıfatları ile ilgilidir. Mutezileye göre Allah, sem* (işitme), başar (görme), ilim, hayat, kudret ve kelâm gibi zâtı ile kaim sıfatlardan münezzehtir; çünkü bu sıfatlar isbat edildiği takdirde kadimin taaddüdü gerekir. Ehl-î sünnet ise, bu sıfatların, Allah Ta(âlânın zâtının ne aynı ne de gayrı, fakat zâtı ile kaim, kadîm olduğu görüşündedir.

Mutezilenin sıfatlarla ilgili bu ta’tîl görüşü, fer’î bir meselede ciddî sonuç­lar veren yeni bir ihtilâf konusu ortaya çıkarmıştır. Bu konu, Allah Ta’âlânın kelâmından ibaret olan Kur’ânı Kerîmle ilgilidir: Kur’ân, Allah’ın kelâmı olduğuna göre, kadîm midir yoksa hadis ve mahlûk mudur ? Mutezile, Allah’ın zâtı ile kaim, sıfatlarını ve dolayısıyle kelâm sıfatını reddettiği için, O’nun kelâmı olan Kur’ânın da muhdes ve mahlûk olduğunu, ihtiyaç ânında harf­lerin ve seslerin yine mahlûk olan bir cisim üzerinde yaratıldığını, Peygam­berin de bu sesleri işittiğini ileri sürmüştür. Ehl-i sünnet ise, Allah’ın zâtı ile kaim kadîm sıfatlarını isbat ettiği için, kelâmının da kadîm olduğunu ve dolayısıyle Kur’ânı Kerîmin mahlûk olamayacağını kabul etmiştir.

Ancak, ehl-i sünnet veya ilk devirlerde onların temsilcileri olan hadîs-çiler, sıfatlar hakkında veya Kur’ânı Kerîm hakkında, yukarıda zikrettiği­miz görüşü benimsemiştir, derken, onların, Hazreti Peygamberden ve onun ashabından gerek haber olarak ve gerekse genel inanç olarak, kendilerine ula­şan bilgi dışında her hangi bir görüş veya kanaata sahip olmadıklarını da belirtmek isteriz, tslâm akaidi ile ilgili olarak bildikleri ve inandıkları her şey, sadece Hazreti Peygamberden ashabı vssıtasıyle gelen haberlerin ve Kur’ânı Kerîm âyetlerinin öğrettiklerinden ibarettir. Kur’ânı Kerîm, Allah’ın sıfat­larından bahisle onları isbat ediyordu. Keza Hazreti Peygamberden nakledi­len sahih haberler de Kur’ânı Kerîmi teyid ediyordu. Kader meselesinde de durum aynı idi. Hazreti Peygamber çeşitli sözleriyle, insanın iyi veya kötü davranışlarına göre üzerine tereddüb edecek sevab ve ıkabı gösterirken kaderi reddetmiyor, aksine isbat ediyor ve ona inanmayı islâm’ın şartlan içinde zik­rediyordu.

Kur’ânı Kerîmin, Allah’ın kelâmı olması dışında, mahlûk veya gayr-i mahlûk olduğu hakkında Hazreti Peygamberden tek bir söz nakledilmemiş, müslümanlar arasında da bu konuda müsbet veya menfi hiç bir inanç te­şekkül etmemişti. O halde mesele bir akîde nieselesi değildi.

Mutezilenin zuhuru ve Yunan felsefesi ile meşgul olmağa başlaması, daha garibi, tslâm dinini bu felsefenin ışığı altında izah etmeğe kalkışması, o zamana kadar hakim olan tslâm akaidini ters yüz etti. inanılması gereken hususular saf dışı edilirken, yeni inançlar ihdas edildi. Hadîsçiler de bu inançları benim­sesinler diye tehdit edildiler, işkenceye tâbi tutuldular. Kur’ânı Kerîme ve Hazreti Peygamberden naklettikleri haberlere dayanan inançlarını terket-sinler diye de haberleri yalanlandı; kendileri yalancılıkla itham edildi.

Bunlara dair elimizde pek çok Örnekler vardır.

Kaynak: Hadis Tarihi, Talat Koçyiğit, DİYANET VAKFI YAYINLARI

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter