Örnek hanım şahsiyetler | |

Örnek hanım şahsiyetler

İlahî vahyin inşa ettiği hayatlar: Örnek hanım şahsiyetler

 

Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar insanlığı ihtiyacı olduğu her zaman diliminde rahmet ve hidayet kaynağı olan ilahî vahiyle buluşturan

yüce Allah’a hamd olsun.

Bizlere her konuda en güzel örnek olan vefa, sadakat, muhabbet, meveddet ve rahmet timsali efendimiz Hz. Muhammed’e salat ve selam olsun.

Bu yazıda ele alacağımız mevzu; Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberlerce tebliğ edilen ilahî vahiylerin ilk tanıkları özellikle de ilk hanım muhatapları, Kur’an’ın ilk hanım tanıkları ve bu hayatların vahiyle nasıl inşa edildiğidir.

İlahi vahyin inşa ettiği hayatlar Örnek hanım şahsiyetler

Vahiy, Yüce Allah’ın varlık âlemine lütfettiği özel bir nimetidir.

Vahiy, Rahman’ın bütün varlıklara fıtratlarına uygun hareket etme yöntemini bildirme yolu, insanlarla ve varlıklarla konuşma şeklidir. Bu sebeple vahyin muhatabı tüm âlemdir. Dağlar, taşlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar…

Vahiy, tevhit sürecinde gelmiş bütün semavi dinlerin temelidir. Vahiyler asla insanların ve toplumların hayatına tepeden inme bir şekilde müdahale etmez. İndiği ortamın şartlarını, insanların ihtiyaçlarını, onların dil ve kültürlerini de göz önünde tutan ilahî müdahalelerdir.

Kur’an vahyi ise, ilahî kelamın hayat veren dinamizminin Hz. Peygamber’in tüm benliğini kuşatmasıdır.

Kuran; akla, sağduyuya ve en asil insani duygulara sürekli bir şekilde çağrıda bulunmakta, doğrudan insana hitap etmektedir. Bu Kerim Kitap bütün müminler için Allah’ın insana rahmetinin en mükemmel tezahürüdür.

Kur’an vahyi; kendisinden önce gelen ve İslam inancına göre en son ve en mükemmel şekline İslam’da ulaşan ilahî vahiyler zincirinin son halkasıdır.

İlahî vahiyler bağlamda karşımıza çıkan ilk isim peygamberler ailesine hayırlı bireyler yetiştiren ilahî vahyin önce cennette, sonra dünyada inşa ettiği insanlık ailesinin ilk atası ve ilk annesi Hz. Âdem ve Havva’dır. Kur’an-ı Kerim’de bu isimler ve yaşam serüvenleri birçok ayette şöyle zikredilir: Allah Teala Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı yaratarak;

“Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara, 35; Âraf, 19) buyurmuş;

“…Ey Âdem, şüphesiz bu (İblis) sen ve eşin için bir düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın. Sonra mutsuz olursunuz.” (Taha, 117) diyerek de onları uyarmıştır.

Ama Âdem ve Havva kadın ve erkek iyi niyetle ve ebedî kulluk arzusu ile bir anlık gafletle bu uyarıya yeterince kulak veremeyince yasak ihlal edilmiştir. Hemen akabinde pişmanlıkla Yaradan’a;

“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Âraf, 23) diye serzenişte bulunmuşlardır. Yüce Allah dualarına icabet etmiş ama yaşamlarına yeryüzünde devam etmek şartıyla şöyle seslenmiştir:

“…Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan mahşere çıkarılacaksınız.” (Âraf, 25)

İşte vahyin bu ifadeleriyle Hz. Havva ve Hz. Âdem, kadın ve erkek birlikte hayat yolculuklarına başladılar, birlikte yaratılarak, birlikte iman ederek, birlikte hata yaparak, birlikte pişman olup af dileyerek, sonuçta dünya yolculuğuna birlikte çıkarak… Allah’ın yeryüzündeki ilk halifeleri olarak ve Allah’ın vahyini, dinini ilk kez tebliğle vazifeli olarak…

Bize sunulan sahih öğretilere göre ne Hz. Havva, Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılmış, ne şeytana ilk inanan, ne de Hz. Âdem’i isyan ettiren o olmuştur. Ne de Tevrat’taki öğretilere binaen Hz. Âdem’i kandırdığı için, erkekleri baştan çıkardığı için, ne de önce kendisi daha sonra da onun sebebiyle bütün kadınlar uğursuz ve günahkâr kabul edilmiştir. Bu, İslam’ın onaylayabileceği bir anlayış değildir.

Kur’an-ı Kerim; “Kimse kimsenin günahını çekmez.” derken, bu inanç ve düşünce deryasında Hz. Havva; insanlık dediğimiz mefhumu yeryüzüne taşıyan bir köprü olmuştur.

Âdem ve Havva yaşamlarıyla ortaya koymuşlardır ki; kadın ve erkek yapıp ettikleri her şeyin bir bedeli olduğunu bilmelidir. Bu sorumluluk bilinciyle sınırı nasıl ve nerede aştığının farkındalığı içinde olmalı, aciz olduğunu, Yaratansız bir hiç olduğunu; ancak O’na hakkıyla yönelip tövbe ettiğinde affedileceğini de bilmelidir.

Sonsuzluğun yenen yasak meyveyle değil, ancak Allah’ın rahmetiyle mümkün olacağını bilmelidir insanlık. İnsanları bu rahmete eriştirmek için kutsal kitapların, vahiylerin indirildiğinin farkına varmalıdır artık.

Hz. Âdem ve Havva’dan sonra devam ede gelen vahiy sürecinde karşımıza çıkan isimler arasında bazı hanımlar hem kutsal metinlerde hem de tarih sayfaları arasında özellikle zikredilmektedir. Vahiy ve tebliğ sürecinde doğrudan müdahil olan, muhatap olan, bu süreçte kimi zaman insanlık tarihi boyunca isimleri şerefle yâd edilen, kimi zaman ise kıyamete kadar bu sürece yaptıkları olumsuz katkılarla kötü örnek olarak addedilen isimleri Kur’an da bize haber vermektedir. Çünkü Kur’an hem hayatları inşa eder, hem de gönülleri imar eder. Bazen de ibret alalım diye isimleri ihbar eder. Bu bağlamda Tahrim suresinin son ayetleri oldukça düşündürücüdür: “Allah, İnkâr edenlere, Nuh’un karısı ile Lut’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhı altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi. (Tahrim, 10)

İki peygamber eşinin ihanetleri ve vahye bu yönde etkileri kıyamete kadar her okuyan kimse için son derece ibret vericidir. Ayetin devamında ise insanlığa olumlu örnek olarak sunulan iki özel örnek hanımdan bahsedilmektedir. Bu olumlu iki örnekten önce vahiy ve tebliğ sürecinde ismini zikretmekten mutluluk duyacağımız bir diğer ismi hayırla yad etmek yerinde olacaktır.

Hz. Hacer

Bu mümtaz şahsiyet; Hz. İbrahim’in eşi Hz. Hacer’dir. Hz. İsmail’in sevgili annesi… Köle iken peygamber annesi olma şerefine erişen, yeni bir ümmetin temelini atma vazifesi gibi büyük bir vazifeyi Hz. İbrahim’le birlikte üstlenen, yeni doğmuş evladı İsmail ile Allah’ın emri gereği ıssız Mekke topraklarında yapayalnız kalan, yavrusuna su aramak için koştuğu iki mübarek tepe o günden bu yana Müslümanların ibadet şiarı olan Hz. Hacer… Bir rivayete göre; siyahî bir köle kadın iken vahiy sürecine ve tebliğe olan bu katkısından dolayı âdeta ödüllenerek Kâbe’nin gölgesinde Hicr-i İsmail’e defnedilen Hz. Hacer… Kıyamete kadar orada tavaf edip iki rekât namaz kılmak için birbiriyle yarışan kadın erkek tüm Müslümanların dualarla yad ettiği Hz. Hacer… Bu hanımefendiyi hayırlarla yad ederken Kur’an’ın bize haber verdiği olumlu örnekleri bir kez daha hatırlayalım:

Hz. Âsiye

Bunlardan ilki; Firavun’un karısı Hz. Âsiye sahip olduğu her türlü dünyalığı, Allah’a iman ve cennete karşılık elinin tersiyle iten, ismiyle müsemma, zulmün her türlüsüne karşı isyan eden ve en ağır şekilde sıkıntıya, eziyete maruz kalan Hz. Âsiye.

Mısır’ın güzel yüzlü güzel huylu Âsiye’si ne yazık ki tanrılık iddiası güden Firavun’la evlidir. Âsiye’nin ise kalbi tüm uydurma tanrılara kapalıdır. Firavun insanlığından uzaklaştıkça Âsiye de Firavun’dan uzaklaşır. Firavun’un gördüğü bir rüya sebebiyle doğan bütün erkek çocukları öldürme planı acımasızca uygulanırken, tam da burada iki hanımın yolları kesişir. Biri İmran’ın karısı, diğeri Firavun’un karısı. Biri yavrusunu kurtarmak için ilahî vahye boyun eğerek bir sandık içerisinde onu Nil’in coşkun sularına bırakırken, diğeri nehrin kıyısından bu kutlu emaneti alıp bağrına basmıştır.

Gün gelir, bu kutlu emanet Allah’ın peygamberi Hz. Musa olarak elindeki asasıyla dikilir Firavun’un karşısına, onu tanrılık iddiasından vazgeçip âlemlerin Rabbine kul olmaya davet etmek için. Ama bu davet Firavun’un hiddetini artırırken icabet eden Hz. Âsiye olur ve artık yıllardır sakladığı imanını izhar eder. “Ben de Musa’nın Rabbine inanıyorum.”

En yakınından gelen bu ihanet Firavun’u çıldırtmaya yetmiştir. Hz. Âsiye’yi kızgın güneşin altında kazıklara bağlatarak işkence ettirirken, Hz. Âsiye ise “Rabbim bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar.” (Tahrim, 11) diye dua etmektedir. Hz. Musa da “Ey Allah’ım. O benim annemdir, yardım et! Bu mübarek kadına bu işkencelerin acısını duyurma.” diye yakarmaktadır.

Hz. Âsiye artık başka bir âlemdedir. Rabbi duasına icabet etmiş ve ona cennette bir köşk hazırlamıştır, Hz. Âsiye bunu seyrederken melekler gelip onu ebedî makamına götürmek isterler. Onun son sözü ise “La ilahe illallah’’ olur.

Hz. Musa’nın annesi

Hz. Âsiye’yi hayırla yad ederken Hz. Musa’nın annesini tekrar hatırlayalım ki o imtihanların en büyüğü ile evladı ile imtihan olan ve bu imtihanı başarıyla geçen yürekli, cesur ve örnek bir hanımefendidir. Allah öyle emrettiği için yani vahyin gereği olarak, gözünü kırpmadan yeni doğan yavrusunu bir sepete koyup azgın sulara bırakacak kadar sağlam imanlı, yürekli, bir hanım. Daha sonra kendi öz evladına yabancı bir sütanne olarak bakıcılık yapan, Firavun’un sarayında büyük bir imtihana maruz kalan ama Allah Teala’nın omzuna yüklediği bu ağır yükü O’nun izniyle cesurca taşıyan mübarek bir hanım.

Korkmadan, sinmeden, köşesinde inzivaya çekilmeyen, toplumun insani ve ahlaki olmayan değer yargılarına karşı yılmadan mücadele eden bir hanım. Hz. Musa gibi ismi Kur’an’da zikredilen, yüce bir peygamberi yetiştiren, tebliğ vazifesinde ona destek olan, hayatı ilmek ilmek vahiyle dokunan eşsiz bir anne.

Zikredilen olumlu ikinci örneğe geçmeden, onu yetiştiren, Allah yoluna adayan bir başka ismi Kur’an bize haber vermektedir.

Hz. Hanne

İmran’ın ailesi olarak zikredilen Hz. Meryem’in annesi Hz. Hanne. Ayetlerde; “Hani, İmran’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdaki çocuğu sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.’ demişti. Onu doğurunca, ‘Rabbim!’ dedi, ‘Onu kız doğurdum.’ -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir- ‘Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.’ Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi.” (Al-i İmrân, 35-37) diye bahsedilir Hz. Meryem’in annesinden.

Hz. Hanne’nin yaptığı sadece evladını Rabbinin hizmetine vermek değildi. Kadını aşağılayan, hor gören, asla ibadethanelere sokmayan bir geleneği kökünden sarsmak ve değiştirmekti. Elbette bu görev Allah tarafından ona, yani bir kadına verilmişti ve onun yaptığı ilahî vahyin inşa etmek istediği anlayışa cesurca bir katkı idi. Vahyin ve tebliğin sadece sözlü bir biçimiyle değil, bizzat fiili olarak bir kadının ve kız evladının hayatlarıyla ortaya koydukları bir katkıydı bu.

Hz. Meryem

Yerleşmiş köklü geleneği değiştiren, Rabbinin mescidinde kendini hizmete adayan ve daha sonra Hz. İsa gibi büyük bir peygambere anne olma şerefine nail olan isim ise Hz. Meryem’dir. Tahrim suresi on ikinci ayette Allah Teala onu şöyle zikreder:

“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” (Tahrim, 12)

Yine Meryem Suresi 16-35. ve Enbiya suresi; 91. ayetlerde onun iffetli hayatı gözler önüne serilmektedir.

Hz. Meryem, kadınlığa sabır, sebat, feragat, iyi huy, teslimiyet, iman ve şuur ekleyen idol kadınlardandır. Hz. Meryem göstermektedir ki;

Kadın da saf ve temiz olabilir,

Kadın da her türlü küçük hesaplardan sıyrılarak kendisini hak bir vazifeye adayabilir,

İyi bir örnek şahsiyet ve toplumdaki yanlış inançları temelinden söküp atacak kadar iradeli ve güçlü olabilir. Yeter ki vahye kulak versin, vahyin kendisini adım adım inşasına izin versin.

Bugün, insanlık tarihine iffeti ile damgasını vuran, vahiyle hayatı ilmek ilmek dokunan, ismi Kur’an’da bir sureye ad olan Hz. Meryem’i yeniden okumaya, anlamaya, onun Allah yolundaki mücadelesini ibret nazarı ile irdelemeye ihtiyacımız var.

Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi Mayıs 2010 sayısında yayınlanmıştır

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter