Ölümü Hatırla

ölümü_hatırla

Ölümü Hatırla

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki bakışımız yerli yerinde, ama görüşümüzü yitirdik. Sözler, sesler çoğaldı, fakat dinlemeyi kaybettik. Aklımız ve kalbimiz türlü esaretlerin pençesinde sanki. Gördüklerimize kör, işittiklerimize sağır, bildiklerimize yabancıyız. Bir gaflet kuyusunun karanlığında hayatın hakikati olan ölüme bile yabancı kalmayı tercih ediyoruz.

Hakim kültür tarafından hırsla büyütülen dünya telaşımızın sadece yorgunluğu kalıyor üstümüzde. Mal mülk, konfor, şöhret, itibar ile kalbimizi teskin edebileceğimizi zannediyoruz. “Hayata dört elle sarılma”, “hayattan zevk alma” telkinlerinin unutkanlığına sığınıyoruz. Unuttuğumuz ecelin bizi unutmayacağını, bir gün muhakkak kapımızı çalacağının farkındayız üstelik.

Artık ölüm sadece haber değeri taşıyan basit bir hadise gibi sunuluyor ve öyle algılanıyor. Vahşet görüntüleriyle dolan bir hafıza ile değiştiriyoruz kanalı. Duyduğumuz ama dinlemediğimiz ölüm haberlerinin ardından çayımızı yudumluyoruz. Tuhaf ki, hiçbir ölüm haberi bize kendi ölümümüzü hatırlatmıyor.

Hüccet’ül-İslâm (İslâm’ın delili) İmam Gazalî k.s. hazretleri asırlar evvel kaleme aldığı zirve eseri “İhyau Ulûmi’d-Dîn”de adeta günümüz insanına manevi bir reçete sunuyor. Kalplere şifa olması niyazıyla sözü sahibine teslim edelim:

İmam Gazalî k.s. buyuruyor ki

Ölümle zorbaların boynunu koparan, kralların belini kıran, hükümdarların emelini kısaltan Allah’a hamdolsun. Onların kalpleri, gerçek bir vaad olan ölüm gelip çatmayınca, onları çukura atmayıncaya kadar ölümün anılmasından ürker. Bu bakımdan onlar saraylardan kabirlere, lambaların ışığından lahitlerin karanlığına, cariyelerin cilvesinden haşerat ve böceklerin hücumuna, leziz yemek ve içkilerden toprakta sürünmeye mahkum olurlar. Eğlencenin ünsiyetinden tenhalığın vahşetine, yumuşak yataktan korkunç düşüş yerine nakledilirler.

Acaba onlar ölümden koruyan bir kale ve sığınak buldular mı? Ölümün önüne bir perde ya da set çekebildiler mi? Dikkat et! Onların herhangi birinden bir kıpırtı veya gizli bir ses duyuyor musun? Öyleyse tek başına hüküm sahibi olan Allah, eksiklikten münezzehtir. Kendisi baki olan ve mahlukatı hükmüyle ezen, sonra ölümü sakınanlar için kurtuluş ve buluşma yapan, kabri günahkârlar için kıyamet gününe kadar daracık bir tutuk evi yapan Allah, ortaktan münezzehtir. Aralıksız nimetler ihsan etmek, kahredici azaplarla intikam almak O’na mahsustur. Göklerde ve yerde şükür, geçmişte ve gelecekte hamd O’na mahsustur.

Salât, apaçık mucizeler ve görünür deliller sahibi Hz. Peygamber s.a.v’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

O kimse ki ölüm onun yolculuğu, toprak onun yatağı, böcek onun arkadaşı, Münker ve Nekir onun muhatabı, kabir onun kalma yeri, kıyamet onun vaat edilen yurdu, Cennet veya Cehennem onun varacağı yer ise, ona en uygun olanı ölüm için hazırlanmaktır.

Sadece ölüm için hazırlanmalıdır. Sadece ölüme bakıp ölüm üzerinde durup düşünmelidir. Ölüme ihtimam gösterip onun etrafında dönmelidir, onu beklemelidir. İnsan için en uygun olan, nefsini ölülerden sayması, kabir sahiplerinden görmesidir. Çünkü her gelecek olan yakındır. Uzak olan, gelmeyecek olandır. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Akıllı odur ki nefsini hesaba çekmiş ve ölümden sonrası için çalışmıştır.” (Tirmizî)

Herhangi bir şey için hazırlanmak, ancak onun kalpte zaman zaman anılmasıyla mümkün olur. O şeyin zikri, ancak onu hatırlatan hükümlere kulak vermek ve ona dikkat çekenlere bakmak suretiyle yenilenir. O halde biz ölümün öncesini ve sonra takip eden hadiseleri; ahiret, kıyamet, cennet ve cehennem hallerini zaman zaman hatırlayıp düşünelim ki, hazırlık hususunda teşvik edici olsun. Ölümden sonraki aleme göç etmek yaklaşmış ve ömürden az bir şey kalmıştır. Oysa insanlar bu husustan gafildir.

“İnsanların hesap vakti (kıyamet günü) yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” (Enbiya, 1)

Ölümün Mukaddimeleri

Dünyaya dalan, dünyaya aldanan, şehvetlerine köle olan bir kimsenin kalbi, şüphesiz ki ölümden bahsetmekten gaflet eder. Ölümü hatırlamaz. Kendisine ölüm hatırlatıldığında bunu hoş karşılamadığı gibi ölümden nefret eder. Onlar o kimselerdir ki Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır! Sonra hem gizliyi, hem de aşikârı bilen (Allah’a) döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Cuma, 8)

İnsanlar ya dünyaya dalan veya tövbe edip Allah yoluna giren ya da bu yolun sonuna varan ârif olarak üçe ayrılır.

Dünyaya dalan kimse ölümü hatırlamaz. Eğer hatırlarsa, elinden kaçırdığı dünya için üzüldüğünden dolayı hatırlar. Onun kötülenmesiyle meşgul olur. Ölümü hatırlaması bu kimseyi Allah’tan daha da uzaklaştırır.

Tövbe edene gelince… O kalbinde korkunun kabarması, tövbesinin tamamlanması için ölümü çokça hatırlar. Bazı zamanlar da tövbesi tamam olmadan önce ecelin kapıp götürmesinden korktuğu için ölümden hoşlanmaz. O bu şekilde ölümü hoş karşılamamakta mazurdur. Bu durum şu hadis-i şerifin kapsamına girmez:

“Kim Allah’a vasıl olmaktan hoşlanmazsa, Allah da ondan hoşlanmaz.” (Buharî; Müslim)

Çünkü bu kimse, ölümden ve Allah’la buluşmaktan hoşlanmıyor değildir. Kusurundan ötürü O’nunla buluşmanın elden kaçmasından korktuğu için ölümü istemez. Bu kimse, tıpkı dostunu razı edecek bir şekilde ağırlamak için hazırlık yapmakla meşgul olduğu için buluşmaya geciken kimse gibidir. Bu kimse dostuyla buluşmaktan hoşlanmıyor değildir. Böyle davranmasının sebebi, ölüme hazırlık yapması ve ölümden başka bir meşguliyetinin olmamasıdır. Aksi takdirde dünyaya dalan kimselerin safına katılmış olur.

Amacına ulaşan ârif ise daima ölümü hatırlar. Çünkü ölüm dostuyla buluşma zamanıdır. Dost, dostuyla buluşma zamanını asla unutmaz. Ârif kişi çok zaman ölümün geciktiğini düşünür. Onun gelmesini ister ki günahkârların evinden kurtulsun, Alemlerin Rabbi’nin komşuluğuna intikal etsin.
Hz. Huzeyfe r.a. ölüm döşeğinde iken şöyle demiştir:

“Bir dost ki fakirlik üzerine geldi. Gelmesinden pişman olan kurtulmasın. Ya Rab! Eğer katında fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölüm yaşamaktan daha sevimliyse ölümü bana kolaylaştır ki sana kavuşayım.”

Bu bakımdan, tövbe eden bir kimse ölümü hoş karşılamamak hususunda mazurdur. Ârif kişi ise ölümü tercih etmek de mazurdur. Rütbe bakımından bu ikisinden de daha yüksek olan kimse, işini Allah’a havale eden kimsedir. Kendi kendine ne ölümü, ne de hayatı seçmez. Onun için en sevimli olan şey, Allah katında en sevimli olan şeydir. İşte bu kişi, sevgi ve teslimiyetin aşırılığından, teslimiyet ve rıza makamına varmıştır. Bu makam varılacak makamların sonuncusudur.
Her durumda ölümün anılmasında sevap ve fazilet vardır. Çünkü dünyaya dalan bir kişi bile ölümün anılmasından dolayı dünyadan uzaklaşır. Zira onun nimeti ölümün anılmasından ötürü bulanır, hazzının berraklığı karışır. İnsan için haz ve şehvetleri bulandıran her şey kurtuluş sebeplerindendir.

Ölümü anmanın fazileti

Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmaktadır:

“Lezzetleri kesip yıkan ölümden çokça bahsedin!”

Hadisin manası: Onu anmakla hazları bulandırın ki hazza olan meyliniz kesilsin. Dolayısıyla Allah’a yönelmiş olasınız!

Yine şöyle buyurmuştur:

“Eğer hayvanlar ölüm hakkında ademoğlunun bildiğini bilseydiler, insanlar onlardan semiz bir et yiyemezlerdi.” (Beyhâkî)

Yani üzüntü ve korkularından bir deri bir kemik kalırlardı.

Hz. Âişe r.anha şöyle sordu:

– Ey Allah’ın Rasulü, şehitlerle beraber haşrolunacak bir kimse var mı?

Hz. Peygamber s.a.v. cevap olarak şöyle dedi:

– Evet! Yirmi dört saatte yirmi defa ölümü anan kimse!” (Taberânî)

Bütün bu faziletlerin sebebi ölümün anılmasıdır. Ölümün anılması da aldanış evinden uzaklaşmayı ve ahiret için hazırlıklı bulunmayı gerektirir. Ölümden gaflet ise insanı dünya şehvetlerine dalmaya davet eder.

Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Müminin hediyesi ölümdür.” (Hakîm)

Bunu şu hikmete binaen söylemiştir: “Dünya müminin hapishanesidir.” (Müslim)

Çünkü mümin, dünyada nefsinin şiddetinden, şehvetlerinden uzak durmaktan, şeytana karşı koymaktan dolayı sıkıntıdadır. Bu bakımdan ölüm onun için bu azaptan kurtulmaktır. Kurtuluş ise onun için hediyedir. Zira Hz. Peygamber s.a.v şöyle buyurmuştur:

“Ölüm her müslüman için kefarettir.” (Ebu Nuaym, Hilye; Beyhakî, Şuab’ül-İman)

Buradaki müslüman sözünden, hak yönünden müslüman, doğruluk yönünden mümin olan kastedilmiştir. Bu öyle müslümandır ki müslümanlar onun elinden ve dilinden emindirler. Onda müminlerin ahlâkı görünür. O, günahların sadece küçükleriyle kirlenir. Büyük günahlardan korunup farzları yerine getirdikten sonra ölüm onun küçük günahlarını temizler ve kefaret olur.

Ata el-Horasanî k.s. şöyle diyor: Hz. Peygamber s.a.v. bir grubun yanından geçti. O meclisten bir kahkaha sesi yükseldi. Bunun üzerine şöyle buyurdu:

– Meclisinizi, lezzetleri bulandıranın anılmasıyla katıştırın!

– Lezzetleri bulandıran nedir, diye sorulunca buyurdu ki:

– Ölümdür!

Enes b. Malik r.a.’ın rivayetine göre Hz. Peygamber s.a.v. şöyle buyurmuştur:

“Ölümün zikrini çokça yapın! Çünkü ölümü anmak günahları siler. Dünyayı gözünüzde küçülterek kıymetsiz kılar. Ayırt edici olarak ölüm kâfidir. İnsana vaiz olarak ölüm yeter!”

Hz. Peygamber s.a.v. mescide gitti. Bir grubun konuşup güldüklerini gördü. Bunun üzerine şöyle dedi:

Ölümü hatırlayın! Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, eğer benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız. (Taberânî; Beyhâkî)

Abdullah ibn Ömer r.anhüma şöyle diyor: Hz. Peygamber s.a.v.’in yanına geldim. O esnada Ensar’dan bir kişi:

– Ey Allah’ın Rasulü! İnsanların en akıllısı ve en üstünü kimdir, diye sordu. Hz. Peygamber s.a.v. şöyle dedi:

– Ölümü en fazla ananlar ve ölüm için en fazla hazırlık yapanlardır. İşte onlar akıllıların ta kendisidirler. Onlar dünyanın üstünlüğünü ve ahiretin nimetlerini elde etmişlerdir. (Beyhakî)

Böyle buyurdular

Hasan Basrî k.s. ölüm hakkında şöyle demiştir: “Ölüm dünyayı rezil etti! Hiçbir akıllıya dünya ile sevinmeyi bırakmadı!”

Rebî b. Hayseme rh.a. de şöyle buyurmuştur: “Mümin kişinin beklediği hiçbir hadise, onun için ölümden daha hayırlı değildir.”

Ebu Bekir Muhammed rh.a., “İbn Sîrin rh.a. hazretlerinin yanında ölümden bahsedildiğinde onun azaları tutulur, sanki dumura uğrardı.” demiştir.

Ömer b. Abdülaziz rh.a. her gece alimleri bir araya getirir, ölümün, kıyamet ve ahiretin müzakeresini yapar, sonra sanki önlerinde bir cenaze varmış gibi ağlardı.

İbrahim et-Teymî k.s. şöyle demiştir: “İki şey vardır ki benden dünya lezzetini kestiler: Ölümün bahsi ve Allah Tealâ’nın huzurunda hesap için durmak!”

Ka’b rh.a. şöyle demiştir: “Kim ölümü tanırsa onun için dünyanın musibet ve üzüntüleri kolaylaşır!”

Abdullah ibn Mutarrıf rh.a. da şöyle anlatır: Rüyamda birinin Basra Camii’nin ortasında şöyle dediğini gördüm: “Ölümün anılması, Allah’tan korkanların kalplerini parçaladı. Allah’a yemin ederim onları sersemlemiş olarak görüyorum.”

Ebu Hânî Eş’as k.s. şöyle demiştir: “Hasan Basrî k.s. hazretlerinin sohbetine devam ederdik. Onun sohbeti cehennem, ahiret ve ölümü hatırlatmaktan ibaretti.”

Safiyye rh.a. şöyle diyor: “Bir kadın Âişe r.a. validemize kalbinin katılığından şikayet etti. Âişe r.a. şöyle dedi:

– Ölümü çokça hatırla, ölümü çokça hatırla! Kalbin yumuşar, incelir.”

Hz. İsa a.s.’ın yanında ölümden bahsedildiğinde derisinden sanki kan damlardı.

Hz. Davud a.s.’ın yanında ölüm ve kıyametten bahsedildiğinde eklemleri birbirinden ayrılacak dereceye gelinceye kadar ağlardı. Allah’ın rahmeti anıldığında ise kendine gelirdi.

Hasan Basrî k.s. şöyle demiştir: “Ölümden sakınmayan ve ölüm için üzülmeyen akıllı bir kimse görmedim.”

Ömer b. Abdülaziz rh.a. bir alime “Bana nasihat et!” dediğinde, o zat:

– Sen ilk ölecek halife değilsin, dedi. Ömer:

– Daha fazlasını söyle, deyince alim:

– Babandan Adem a.s.’a varıncaya kadar dedelerinden ölümü tatmayan hiç kimse yok. Senin sıran da geldi, dedi.

Bunun üzerine Ömer hüngür hüngür ağladı.

Rebî b. Hayseme rh.a. evinde bir mezar kazmıştı. Her gün o mezara birkaç defa girer yatardı. Bu şekilde ölümü anmaya devam etti. Derdi ki: “Eğer ölümün zikri kalbimden bir saat ayrılırsa, kalbim fesada uğrar.”

Mutarrıf b. Abdullah rh.a. dedi ki: “Muhakkak bu ölüm, nimet ehline nimeti bulandırmıştır. Bu bakımdan içinde ölüm olmayan bir nimet arayınız!”

Ölümü anmayı kalbe yerleştirmenin yolu

Ölüm korkutucudur ve tehlikesi büyüktür. Sıradan insanlar onun hakkında az düşündüğü, az andığı için ondan gafildir. Dünya ile meşgul olan bir kalp ile ölümün anılması herhangi bir fayda temin etmez. Öyleyse yapılması gereken şey, kulun kalbini her şeyden boşaltmasıdır. Önünde sadece ölümün anılması kalmalıdır. Tıpkı tehlikeli bir çöle gitmek veya fırtınalı denizde yolculuk yapmak isteyen bir kimse gibi… Muhakkak ki bu kimse sadece o yolculuk hakkında düşünür. Öyleyse ölümün anılması kalbe girdiğinde tesir etmeli, kişinin dünyaya olan sevgisi azalıp, kalbi burkulmalıdır.
Burada en faydalı yol, kendisinden önce göç edip gidenlerin bahsini çokça etmektir. Onların ölümünü ve toprak altındaki durumlarını anmalıdır. Mertebe ve hallerinde onların suretlerini, şimdi toprağın onların o güzel suretlerini nasıl yok ettiğini, kabirlerde nasıl dağıldığını, kadınlarını nasıl dul, yavrularını nasıl yetim bıraktığını, mallarının nasıl zayi olduğunu, mescid ve meclislerinin kendilerinden nasıl boş kaldığını ve işlerinin nasıl kesildiğini düşünmelidir.

Ebu Derdâ r.a. şöyle demiştir: “Ölüler anıldığında kendini onların herhangi biri gibi say!”

İbn Mes’ud r.a. da: “Bahtiyar o kimsedir ki, başkasından ibret alıp halini düzeltir.” buyurur.
Ömer b. Abdülaziz rh.a. şöyle der: “Her gün sabah veya akşam, Allah’ın divanına giden birini yolcu ettiğinizi görmüyor musunuz? Onu yerin bir çukuruna koyarsınız. Yastığı topraktandır. Dostlarını geride bırakmış ve maişet yolları kapanmıştır.”

Bu bakımdan mezarlıklara girmek ve hastaları ziyaret etmek ve buna benzer işlerden ayrılmamak ölümün hatırlanmasını kalpte yeniler. Böylece ölümün hatırlanması kalbe, daima göz önünde bulunduracak şekilde hakim olur. İşte bu gerçekleştiğinde kişinin ölüm için hazırlanması ihtimal dahiline girer. Aldanıştan uzaklaşması söz konusu olur. Aksi takdirde dil ucuyla ölümü zikretmenin, sakınmak ve uyanmak hususunda faydası az olur. Ne zaman kişinin kalbi dünyanın herhangi bir şeyinden hoşlanırsa, derhal ondan ayrılacağını hatırlaması gerekir.

İbn Mutî rh.a. bir gün evine bakarak güzelliğine hayran oldu. Sonra ağlayarak dedi ki: “Allah’a yemin ederim ki eğer ölüm olmasaydı seninle sevinecektim. Eğer varacağımız kabirlerin darlığı olmasaydı, dünya ile gözlerimiz aydınlanacaktı.”

Emelleri kısaltmak

Hz. Peygamber s.a.v., Abdullah b. Ömer r.a.’a hitaben şöyle buyurmuştur:

“Sabahladığında nefsine akşamlayacağını, akşamladığında sabahlayacağını söyleme! Hayatında ölümün için, sıhhatinde de hastalığın için tedarikli ol! Ey Abdullah! Muhakkak ki sen yarın isminin ne olacağını bilmezsin.”

Hz. Ali k.v., Peygamber s.a.v. Efendimiz’in şöyle buyurduğunu rivayet eder:

“Sizin için en fazla korktuğum şey nefsinizin isteklerine tabi olmanız, tûl-i emel (uzun yaşama hayali) beslemenizdir. Nefsin hevasına tabi olmak (kibirlenip) halktan uzak durmaktır. Tûl-i emel de dünyayı sevmektir.”

Sonra şöyle dedi: “İyi bilin ki Allah dünyayı sevdiği kimseye de, buğzettiği kimseye de verir. Fakat bir kulunu sevdiğinde ona imanı verir. Muhakkak ki dinin evlatları vardır. Dünyanın da evlatları vardır. Siz dinin evlatlarından olunuz. Dünyanın evlatlarından olmayınız. Elbette dünya arkasını çevirdi, gitmek üzeredir. Muhakkak ki içinde hesap olmayan bir çalışma gününde bulunuyorsunuz. Muhakkak ki içinde amel ve çalışma olmayan bir hesap gününe yaklaşmış durumdasınız!”

Ümmü Münzir r.a. şöyle rivayet eder: Hz. Peygamber s.a.v. bir akşam halka baktı ve şöyle dedi:

– Ey insanlar, Allah’tan utanmıyor musunuz?

– Ey Allah’ın Rasulü! Niçin utanalım, dediler.

– Yemeyeceğinizi topluyor, elde edemeyeceğinizi umuyorsunuz. İçinde oturmayacağınız binalar inşa ediyorsunuz. Ey Ademoğulları! Eğer aklınız yetiyorsa kendinizi ölülerden sayın. Nefsimi kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki size vaat edilen ölüm muhakkak başınıza gelecektir. Siz ona engel olamayacaksınız.

Hz. Peygamber s.a.v.’in bir gün ashabına şöyle sorduğu rivayet edilmiştir:

– Hepiniz cennete girmeyi sever misiniz?

– Evet ya Rasulullah, dediler. Şöyle buyurdu:

– Emelinizi kısaltınız, ecellerinizi gözlerinizin önüne getiriniz. Allah’tan hakkıyla utanınız! (Bu takdirde cennete girersiniz).

Hz. Peygamber s.a.v. duasında şöyle derdi:

“Ey Allahım! Ahiretin hayrını engelleyen dünyanın şerrinden sana sığınıyorum. Ölümün hayrını engelleyen bir hayattan sana sığınıyorum. Amelin hayrını engelleyen bir emelden sana sığınıyorum.”

Abdullah b. Sâmit rh.a. şöyle anlatır: Babam vefat etmeden önce şöyle dedi:

“Ey sıhhatine aldanan kişi! Hastalıksız ölen hiç kimse görmedin mi? Ey ömrünün uzunluğuna aldanan! Azıksız yakalanan birini görmedin mi? Eğer bunu düşünsen geçmiş zevklerini unuturdun. Acaba sıhhatine mi, ömrünün uzunluğuna mı aldanıyorsun? Ölümden emin mi oldun ya da ölüm meleğine karşı cesaret mi gösteriyorsun? Ölüm meleği geldiğinde, malın ve servetin onu senden uzaklaştıramaz. Hanendeki nüfusun çokluğu da onu engelleyemez. Bilmez misin, ölüm saati üzüntülü ve sıkıntılıdır, pişmanlıktır. Allah ölümden sonraki hayat için çalışan kuldan razı olsun! Allah o kuldan razı olsun ki, ölüm gelmeden önce hazırlanmıştır.”

Abdullah b. Salebe r.a. şöyle demiştir: “Sen gülüyorsun ama belki de kefenin dokuma tezgâhından çıkmış bulunuyor!”

Muhammed b. Ali ez-Zâhid rh.a. şöyle anlatır:

Kûfe’de bir cenazeyi teşyi ettik. Bu teşyie Davud-u Tâî k.s. da katıldı. Cenaze defnedildikten sonra Davud ayrılıp bir köşeye oturdu. Ben de gelip ona yakın bir yere oturdum. Davud şöyle dedi:
“Kim azaptan korkarsa, uzak onun için kısalır. Kimin emeli uzarsa ameli zayıf olur. Her gelecek yakındır. Ey kardeşim! Bil ki seni Rabbinden alıkoyan her şey senin için uğursuzdur. Bil ki bütün dünya ehli kabir ehlindendir. Onlar geride bıraktıkları için pişman olacaklardır. Önden gönderdikleriyle sevineceklerdir. Kabir ehlinin pişman olduğu şeyler için dünya ehli boğuşur, birbirlerini kıskanırlar, mahkemelere şikayet ederler.”

Ömer b. Abdülaziz rh.a. bir hutbesinde şöyle demiştir:

“Muhakkak dünya sizin esas eviniz değildir. Allah onun hakkında yok olmayı takdir etti. Onun ehli hakkında da ondan göç etmeyi yazdı. Dünyayı imar eden nice insan var ki, yakında dünyadan göç edecek. Allah size rahmet etsin!

İyilik yapınız ki buradan en güzel şekilde Allah’a göç edesiniz! Muhakkak ki azığın hayırlısı takvadır. Dünya kısalmış gölge gibidir. Ademoğlu dünyada gözü yaşsız olduğu haldeyken, ansızın Allah Teâlâ onu çağırır, eserlerini ortadan kaldırır. Onun zenginliklerini başkalarına verir. Dünya zarar verdiği kadar sevindirmez. Dünya az sevindirir, çok üzer.”

Hz. Ebubekir r.a. bir hutbesinde şöyle demiştir:

“Yüzleri güzel ve pırıl pırıl parlayan kimseler, gençliklerine meftun olanlar şimdi nerede? Şehirler kuranlar, onları surlarla koruyan padişahlar nerede? Savaş meydanlarında muzaffer olanlar nerede? Zaman onların hepsini yere serdi. Onlar kabirlerin karanlıklarına büründüler. Acele edin, derhal kurtuluşa koşun, kurtuluşa!”

Kurtuluş kapısına ulaşanlar

İnsan dünyaya, şehvetlerine, lezzetlerine ve dünya ile olan ilişkilerine değer verdiğinde dünyadan ayrılmak kalbine ağır gelir. Kalbi, dünyadan ayrılmasına sebep olan ölüm hakkında düşünmekten kaçınır. Kim bir şeyden hoşlanmazsa, onu kendinden uzaklaştırır. İnsan bâtıl kuruntuların hayranıdır. Daima maksadına uygun olanı temenni eder. Nefsine uygun olan da dünyada baki kalmaktır. Baki kalmanın çarelerini hayal eder. Muhtaç olduğu mal, aile fertleri, ev, dostlar, hayvanlar ve dünyanın diğer şeylerini araştırır. Böylece kalbi bu düşünceye dalar, bundan ayrılmaz, ölümün anılmasından gafil olur. Ölümü anmaya bile gücü yetmez. Eğer bazı hallerde ölüm ve ölüme hazırlık kalbine gelirse onu erteler. Nefsi der ki: “Önünde tövbe etmek için uzun günler var?”

Oysa onu ölümü anmaktan ve hazırlanmaktan alıkoyan sebep, bugün olduğu gibi yarın da var olmaya devam edecek. Zaman geçtikçe o sebep kuvvet kazanır. Dünyaya dalan kimse bir gün boş vakit bulup tövbe etmesinin mümkün olduğunu zanneder. Ama nerede? Dünyadan ancak dünyayı kalbinden atanın boş vakti olur.

Hiç kimse dünyadan ihtiyacını gönlünce almamıştır.

Hiçbir ihtiyaç, insanı başka bir ihtiyaca götürmekten başka bir işe yaramamıştır.

İnsan bazen gençliğine güvenir. Gençlikle beraber ölümü uzak bir ihtimal sayar. Zavallı düşünmez ki, memleketinin ihtiyarları sayılsa gençlerin onda birinden daha azdır. Çünkü çoğu kişi ihtiyarlamadan ölür. Ölüm gençler arasında daha çoktur.

Bazen de sıhhatli oluşundan dolayı ölümü uzak sayar. Ansızın gelen ölümü uzak bir ihtimal olarak görür. Bilmez ki bu uzak değildir. Uzak olsa dahi ansızın gelen hastalık uzak değildir. Hastalıklar ansızın gelir, kişi hasta olduğunda ölüm uzak sayılmaz. Eğer bu gafil, ölümün gençlikte, orta yaşlılıkta, ihtiyarlıkta, yaz, kış, güz, bahar, gece ve gündüzde belli bir vaktinin olmadığını düşünse, aklını başına toplar, ölüme hazırlanmakla meşgul olur. Fakat bunları düşünmemesi ve dünya sevgisi onu gaflete düşürür. Bu yüzden ölümün devamlı ileride olduğunu zanneder. Başına geleceğini takdir etmez. Kendisinin devamlı başkalarının cenazelerini teşyi edeceğini zanneder. Kendi cenazesinin teşyi edileceğini hiç hesaba katmaz. Çünkü defalarca cenaze teşyi etmiş, artık buna alışmıştır.
O daima başkasının ölümünü müşahede etmiştir. Kendi ölümünü ise hiç düşünmemiştir, düşünmesi de uzak ihtimaldir. Bu kimse kendini başkasına kıyas etmeli, cenazesinin omuzlarda taşındığını ve defnedildiğini düşünmelidir. Belki de mezarının tuğlası hazırlanmıştır.

Bu kişinin ölümü hatırlamayı ve tevbeyi tehir etmesi katıksız cehalettir. Bunun sebebi cehalet ve dünya sevgisi olduğuna göre, kurtuluş, hastalıkların sebebini bertaraf etmektir. Cehalet, uyanmış kalpten gelen saf fikir ile bertaraf edilir, temiz kalplerden gelen hikmeti dinlemek ile yok edilir.
Dünya sevgisine gelince, onu kalpten çıkarmakta kullanılan ilacın acısı pek çetindir. Geçmiş ve geleceklerin tedavisinde aciz kaldıkları müzmin bir hastalıktır. Bu hastalığın son güne ve son gündeki büyük azap ve büyük sevaba iman etmekten başka ilacı yoktur.

İnsan bunlara kesin olarak inandığı zaman kalbi dünya sevgisinden boşalır. Çünkü gerçek sevgi odur ki, kalpten basit şeylerin sevgisini siler. Bu bakımdan kişi, dünyanın değersizliğini, ahiretin de büyüklüğünü gördüğünde dünyaya iltifat etmekten kaçınır.

Böyle kişi, doğudan batıya kadar bütün dünya mülkü kendisine verilse bile aldırmaz.Nasıl aldırsın ki! Onun dünyadan alacağı az bir şey vardır. O halde dünya ile nasıl sevinebilir veya ahirete iman etmekle beraber dünya sevgisi onun kalbinde nasıl yerleşir? Allah Tealâ’dan dileğimiz, bize dünyayı salih kulların gördüğü gibi göstermesidir.

Ölümü hatırlamak hususunda emsallerinin, akranlarının ölümüne bakmak gibi bir ilaç yoktur. Onlara ölümün nasıl ummadıkları bir zamanda geldiğine dikkat etmelidir.

Ölüm için hazırlıklı olan bir kimse büyük bir zafer elde etmiş olur. Uzun emelle aldanmış bir kimse ise apaçık zarar içinde demektir.

Hz. Peygamber s.a.v. ashabından birinin gaflete daldığını hissettiğinde, cemaatin içinde sesini yükselterek şöyle buyurdu:

“Ölüm gerçek şekliyle gelecek, ya saadetle ya da şekavetle sizi yakalayacaktır!”

Ebu Hüreyre r.a., Hz. Peygamber s.a.v.’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Ben uyarıcıyım. Ölüm yakalayıcı, kıyamet ise vaat edilen vakittir.”

“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. (Mülk, 2)

Süddî rh.a., bu ayeti “Ölümü kimin daha çok hatırlayacağını ve ölüm için hanginizin daha güzel hazırlanacağını, kimin ölümden daha fazla sakınıp korkacağını denemek için!” şeklinde tefsir etmiştir.

Huzeyfe b. Yeman k.s. şöyle demiştir: “Her sabah ve akşam bir tellal: ‘Ey insanlar! Göç var! Göç var!’ diye bağırır.”

Hasan Basrî k.s. vaazında dedi ki: “Acele ediniz! Eğer nefesleriniz tükenirse, sizi Allah’a yaklaştıran amelleriniz de kesilir. Günahının çokluğuna bakıp ağlayan kimseden Allah razı olsun.

Ayette, ‘Çünkü biz onlar için sayıyoruz.’ (Meryem, 84) buyrulmuştur. Yani nefeslerinizi sayıyoruz. Sayının sonu nefesinin tükenişi, aile efradından ayrılışın ve kabre girişindir.

Sabır ve metanet gösteriniz! Dünya sadece birkaç günden ibarettir. Siz mola vermiş bir kervan gibisiniz. Sizden birinin çağrılması yakındır. Dünyaya iltifat etmeksizin icabet etsin. Elinizde bulunanın yararlısıyla yetinin.”

Abdullah ibn Mes’ud r.a. şöyle demiştir: “Sabaha çıkan kimse misafirdir. Malı elinde emanettir. Misafir göç eder, emanet sahibine geri verilir.”

Ebu Ubeyde el-Bacî k.s. der ki: Hasan Basrî k.s. ölüm döşeğinde iken ziyaretine gittik. Bize şöyle seslendi:

“Sizlere merhaba! Allah sizi selameti ile sıhhatli kılsın, bizi ve sizi cennete koysun. Eğer sabreder, sadakat gösterir, Allah’tan korkarsanız, bu güzel bir şeydir. Sakın bu sözler bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıkmasın!

Hz. Peygamber s.a.v.’i görenler, O’nun bir kerpici diğer kerpiç üzerine bıraktığına, bir hasırı diğer hasır üzerine koyduğuna şahit olmadı. (Dünyaya kıymet verip itibar etmedi.) Onu görenler, kendisi için dikilen bir bayrağa bütün kuvvetiyle koşarken gördü. Acele edin, acele! Kurtuluşa koşun, kurtuluşa! Siz nereye yöneliyorsunuz?

Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, ölüm sizinle beraber! Allah o kuldan razı olsun ki, hayatını tek bir hedefe yöneltmiştir. Bir parça ekmek yemiş, eskimiş bir elbise giymiş, yere yapışmış, bütün kuvvetiyle ibadete koyulmuştur. Günahından ötürü ağlamış, cezadan kaçmış ve Allah’ın rahmetini aramıştır ki, o bu durumda olduğu halde eceli gelip yakasına yapışmıştır.”

Son söz yerine

İmam Gazâlî hazretlerinin bu yazdıklarını okurken, sanki başka bir dünyaya ait anlatımları okuyor gibi hissedebiliriz. Fakat ibret ve istifade nazarıyla kalbimizi açtığımızda görürüz ki tamamı gerçek.
İnanıyor ve biliyoruz; ölüm hak, ahiret hayatı hakikat. O halde insanın bu en büyük hakikate hazırlanmasından, hayatı buna göre tanzim etmesinden başka yol yok. Attığımız her bir adımın sonu nereye çıkar, düşünmek zorundayız.

Kalbi dünyadan çözüp Allah’a bağlayanlar var oldukça, onların kutlu ellerinin çözüp bağlamasına teslim oldukça umudumuz var. Fakat iş bizde bitiyor. Çünkü Cenab-ı Hak “İnsan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” buyuruyor.

http://semerkanddergisi.com/olumu-hatirla/

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

+ seventy six = seventy nine

Pin It on Pinterest