Kur’an Dirilere Seslenir. Ölülere Değil!.. | |

Kur’an Dirilere Seslenir. Ölülere Değil!..

‘Yaşayanlara’ ifadesini kullandık, çünkü ömrünü tamamlamış olanlar tekrar bu fırsatı değerlendirme şansını elde edemeyecekler. Yaşadıkları esnada yaptıkları ile baş başa kalacaklar. İyiler ilahi ikramlar ile mutlu olurken kötüler boşa geçirdikleri dünyaya tekrar döndürülüp Allah sözüne uygun bir hayat yaşamayı özleyecek ve istiyecekler. Fakat bu özlem, bu istek karşılıksız kalacak. “Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında; ‘Rabbim! Beni geri gönder, ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi işler yapayım’ der.” Onun bu isteğine Allah tarafından şu karşılık verilir:  “Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (Mu’minun/99-100)

Evet Allah sözü yaşayanları muhatab alır, ölüleri değil. Merhum Akif bu manayı, o muhteşem uslübu ile mısralara ne güzel anlatmış:

“İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin,

Ne mezarlıkta okumak ne de fal bakmak için.”

Kur’an tabii ki mezarlıklar dahil her yerde okunabilir ve okunmalıdır da. Çünkü onun okunması bir ibadettir. Her harfine on sevap vardır. Fakat Kur’an bazılarının anladığı gibi sadece mezarlıklarda okunan dini bir metin değildir. Allah, kelamını yaşansın diye göndermiş; böylece dünya hayatında huzura, ahirette de ebedi mutluluğa ulaşılmasını istemişti. İnanan insanlar, Kur’an’ı günlerinde ve gecelerinde, oradaki Allah buyruklarına uyarak yaşarlar. Ve bununla birlikte namazlarında olsun, namaz haricinde olsun bir ibadet olarak onu okurlar. Çünkü onlar Allah’ın şu övgüsünü kazanmışlardır: “Müminler ancak, Allah zikredildiği (anıldığı) zaman kalpleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir. Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden (Allah yolunda) harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçek müminlerdir…” (Enfal/2-4)

 Kur’an Yaşanmadan Anlaşılabilir mi?

Gündüzün yakıcı sıcaklığı, yerini yumuşak bir serinliğe bırakmıştı. Gecenin karanlığında belli belirsiz sokaklarda kaybolan gölgelere tanıklık eden Kabe, bütün heybetiyle şehri gözetliyordu. Yakındaki bir evde Alemlerin Efendisi (A.S.) namaza durmuş, nazil olan ayetleri seslice okuyordu. Evin dışında üç gölge, birbirlerinden habersiz farklı yerlere sinmiş, hayranlıkla dinliyorlardı gündüz inkar ettikleri Kur’an’ı.

Sabahın ilk ışıkları tepeleri aydınlatmaya başladığı sırada, Efendimizi (A.S.) dinlediklerinin fark edilmesini istemeyen gölge sahipleri evlerine doğru ayrıldı. Fakat sokak, birbirinden habersiz olan bu üç kişinin yolunu birleştirdi. Hallerinden geceleyin ne yaptıkları anlaşılıyordu. Birbirlerini kınadılar. Başlangıçtan itibaren Efendimizi (A.S.) kabul etmeyen ve küfrün başını çeken bu üç insan, Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve Ahnes b. Şerik idi. Efendimizi (A.S.) Kur’an okurken sabaha kadar dinlediklerini, taraftarlarının duyması halinde kalplerine şüphe düşeceğini ifade ederek ve bir daha böyle bir şeyi yapmama hususunda birbirlerine ikazlarda bulunarak ayrıldılar.

Ertesi gece üç gölge, yine Efendimizin (A.S.) evinin duvarlarında… Sabahın loş ışıkları arasında yine karşılaşıyorlar ve birbirlerini ikaz edip evlerine dönüyorlar. Üçüncü gece aynı manzara… Fakat bu sefer bir daha yapmama hususunda and içip ayrılıyorlar. (Beyhakî)

Rasul-ü Ekrem (A.S.) Efendimize karşı amansızca muhalefet edenlerin ilk sıralarında sayılan Velid b. Muğire, Efendimizin (A.S.) ağzından Kur’an’ı dinledikten sonra etkilenmiş ve onun insanların ve cinlerin sözüne benzemediğini itiraf ettiği halde, kibri ve inadı sebebiyle küfründen dönmemiştir. Allahu Tealâ ona olan gazabını ve azabını özellikle açıklamıştır. (Müddessir/26)

Yukarıdaki iki olay, Kur’an’ı dinleyip etkilenen, fakat onu anlamayanların örneklerinden. Bir de, dinleyip etkilenen ve aynı zamanda onu en güzel anlayanlardan bir örnek:

Yine Mekke… ve Efendimizin (A.S.) tebliğinin üçüncü yılı… O (A.S.) Kabe’nin önünde ve Kur’an okuyor “el-Hakka” suresinden. Arka tarafında henüz müslüman olmamış ve Efendimize (A.S.) sataşmak maksadıyla gelmiş olan Ömer b. Hattab (R.A.). Dinledikçe kalbinde rahatlama ve yumuşama hissediyor. Biraz sonra sesizce oradan ayrılıyor.

Bir müddet sonra Ebu Cehil’in kışkırtmalarına uyup, Efendimizin (A.S.) canına kastediyor ve bu niyetle yola çıkıyor. Yolda kız kardeşinin ve eniştesinin de müslüman olduğunu duyunca hemen eniştesinin evine geri dönüyor. Eve vardığında içeriden gelen Kur’an sesinin ruhunu okşadığını kalbinden hissediyor. Kapıdan ilk girdiğinde gösterdiği sert tepkinin yerini biraz sonra sekinet alıyor ve Taha suresinin yazılı olduğu sahifeyi okudukça rahatlıyordu.

Büyük bir hınç ile kız kardeşinin evine giren Ömer b. Hattab (R.A.) dinlediği Kur’an’ın etkisiyle mümin olarak çıkıyordu. Biraz sonra Ömer (R.A.) Safa tepesinin eteğinde Erkam’ın (R.A.) evinde… İman sözleri dökülüyor ağzından Resul-ü Ekrem’in önünde…

Evet Kur’an, zalimlerin yalnızca ziyanını artırır, müminlere ise şifa ve rahmettir (İsra/82). Yukarıdaki örneklerde Resul-ü Ekrem’i (A.S.) dinleyenlerin hiç biri başlangıçta mümin değil idi. Fakat gönüllerin sakladığını en iyi bilen (Mülk/13) Allah, insanlığın kurtuluşu için gönderdiği bu yüce kitabından, kalbini kibir ve inat ile kirletenlerin faydalanamayacağını bildirmiş, buna karşılık alçak gönüllü takva sahiplerinin aynı kitapla hidayet aydınlığına çıkacağını ilan etmiştir. “O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O takva sahiplerini hidayete erdirir.” (Bakara/2)

Henüz inanmamış kimsenin takva sahibi olup olmamasından söz edilemez. Ancak yukarıdaki ayetlerden anlaşılmaktadır ki, henüz iman etmemiş olan kimsenin kalbi bile olsa, bir insan, Allah sözünü anlayıp onunla hidayet aydınlığına çıkabilmesi için “takva”ya zıt olan kibir ve inattan kalbini temizlemeli, onu takvanın alt zemini olan alçak gönüllülük ile süslemelidir. Aksi taktirde Kur’an’ı anlamak mümkün değildir. Anlaşılmayan Kur’an’ın anlatılması ise imkansızdır. Çünkü Kur’an’ı en güzel anlayan, yaşayan ve anlatan, daha doğru bir ifade ile tebliğ eden, takva sahiplerinin imamı Resul-ü Ekrem’dir. Efendimizin (A.S.) gönlündeki takvanın mirasçıları da -günümüze kadar- O’ndaki anlayışın, yaşayışın ve tebliğin hissedarları olan kimselerdir. Kıyamete dek bu böyle olacaktır.

 Takvasız Kalp Kur’an’ı Ne Kadar Anlar?

Takva, Allah’a ve O’nun buyruklarına karşı kalpteki hassasiyettir. O’nun yarattığı alemde, koymuş olduğu ölçülere aykırı davranırım diye Allah’tan hakkıyla korkmaktır. Takva sahibi olan kişi, haramlardan olabildiğince kaçınır ve farzları elinden geldiğince yerine getirmeye çalışır. Özetle Kur’an’ı Efendimizin (A.S.) çizgisinde yaşayabilmek için gayret eder. İşte böyle bir insan, kalbindeki takva ölçüsünde Kur’an’ı anlar. Kur’an’ı anlayanları da Allah, onu başkalarına anlatmaya yani tebliğ etmeye vesile kılar. Çünkü hidayet Allah’tandır, onu dilediğine verir.

Kur’an’ı anlamak demek, sadece Arapça’yı bilmek veya onunla ilgili diğer bilgileri hafızada bulundurmak, yahut tefsirlerdeki malumatı okuyup anlamak değildir. Bunları Batılı inançsız bir çok bilgin (müsteşrik), belki de müslüman olan pek çok ilim adamından daha iyi bir seviyede elde edebilmektedir. Fakat bu bilgi ne onları hidayete erdirmekte, ne de başkalarının hidayetine vesile olmaktadır. Buna karşılık takvanın kalbinde yer ettiği bir mümin, Arapça’yı bilmese bile Allah’ın kelamını daha iyi anlar. Nice ninelerimiz vardır ki, Kur’an’ı dinlediklerinde Allah’ın sözü karşısında kalpleri yumuşar ve gözyaşları sel olur. Nice aşıklar vardır ki, Kur’an sesi ciğerlerini yakar, tüyleri diken diken olur, bayılır düşer.

Gönülde takva hassasiyeti, Allah korkusu olmadığı sürece Efendimizin (A.S.) uyarılarının bile insana fayda vermeyeceğini Allahu Tealâ şöyle ferman ediyor: “(Ey Habibim!) Sen ancak zikre tabi olan ve görmeden Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin…” (Yasin/11)

Rasul-ü Ekrem (A.S.) Efendimiz, Kur’an’ı okuma ve yaşama konusunda şu ikazlarda bulunuyor:

“Seni fenalıktan uzaklaştırdığı sürece Kur’an’ı oku. Eğer kötülükten alıkoymuyorsa Kur’an okumuş sayılmazsın.” (Taberanî)

“Kur’an’ın haram kıldığı şeyleri helal tanıyan, Kur’an’a iman etmemiştir.” (Tirmizî)

İbn-i Mes’ud (Rh.A.) da şunları söylemiştir: “Kur’an-ı Kerim, hükmüyle amel edilmek için nazil olmuş iken, onlar yalnız okumasını amel olarak kabul etmişlerdir. Bazı kimseler Fatiha’dan itibaren hiç yanılmamak şartıyla Kur’an’ı sonuna kadar okudukları halde, hükmü ile amel etmezler.” (Gazalî)

Bu konuda söylenmiş ve söylenecek çok söz vardır. Sonuç olarak konuyu şöyle özetlemek mümkün:

Yaşanmadan Kur’an anlaşılamaz,

Anlaşılmayan ise anlatılamaz.

“semerkand dergisi’nden alınmıştır” 18.12.2014

Kur’an Dirilere Seslenir. Ölülere Değil!..

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica Flag Counter