Zamanla Bitmeyen Sevgi.  Sabah erken… 8 Mart. Alarm çaldı ve şarkıya başlamadan önce, benim parmak baskısı altında sustu. Ben neredeyse karanlıkta giyindim, sessizce kapıyı kapattım, çarşıya gittim. Neredeyse şafak söktü. Havanın bahar olduğu söylenemezdi. Buz gibi bir rüzgar, ha bire montun altına girmeye çalışıyordu. Yakamı kaldırıp, ben çarşıya yaklaşıyordum. Bir hafta önce karar vermiştim: gül olmayacak, sadece bahar çiçekleri.  Çünkü, 8 mart bahar. Ben çarşıya yaklaştım. Girişte, büyük bir sepet içinde güzel bahar çiçekleri vardı. Bu mimoza idi. Ben yaklaştım. Evet, çiçekler gerçekten çok güzeldiler.

– Çiçekleri satan kim? – ceplerime ellerimi koyarak sordum ben. Ancak şimdi ben, rüzgarın ne kadar soğuk olduğunu hissettim.

– Sen bekle oğlum, o şimdi gelir. – söyledi, yanında turşu satan teyze. Ben, bir köşede durdum, sigara yaktım. Benim yeşim ve kızım nasıl sevineceklerini düşününce gülümsemeye başladım. Karşımda yaşlı bir amca duruyordu. Şimdi söyleyemem niye, ama onun görünümünde banim ilgimi çeken bir şey vardı. Eski tip yağmurluk, tarzı 1965 ayılardan kalan, üzerinde dikilmeyen yer yoktu. Ama bu yamalı yağmurluk, çok temizdi. Pantolonu, aynı yağmurluk gibi eskiydi, ama çok iyi ütülenmişti. Ayakkabıları parlıyorlardı, ancak bu parlaklık onların eski olduğunu gizlemiyordu. Ayakkabının biri tel ile bağlıydı. Benim anladım kadarı ile ayakkabının tabanı düşmüştü. Yağmurlun  altından eski ve neredeyse harap gömlek gözüküyordu, ama o da çok temiz ve ütülenmişti. Yüzü, sıradan yaşlı bir adamın yüz gibiydi,  sadece gözlerinde gururlu bir şey vardı, her ne olursa olsun. Bugün 8 martı, ben zaten anladım amca bu gün tıraşsız olamazdı. Yüzünde  bir sürü kesikler vardı, bazıları kağıt parçaları ile kapatılmıştı. Amca soğuktan titriyordu, elleri mosmor olmuştu. O çok titriyordu, ama o rüzgarda duruyordu ve bekliyordu. Benim boğazımda bir şeyler düğümlendi. Ben üşümeye başladım, ama tezgahtar hala yoktu. Ben yaşlı amcayı incelemeye devam ettim. Birçok küçük şeylerden amcanın alkolik olmadığını fark ettim, o sadece yaşlı, yoksulluktan ve yaşlılıktan yıpranmış bir adam. Ben hissettim hani amca çok utanıyor şuan ki durumundan, yoksulluk sınırının altında. Sepetin yanına satıcı geldi. Amca üreyerek yavaşça onun yanına yaklaştı. Ben de onun yanına geldim. Yaşlı amca satıcı kadının yanına yaklaştı, ben onun arkasında biraz kaldım.

-Kızım, mimozanın bir dalı ne kadar tutar? – diye sordu soğuktan dudakları titreyerek amca.

– Hemen git buradan, alkolik. Dilenmek mi istiyorsun. Hemen git buradan, yoksa kötü olur.- diye bağırdı kadın.

-Kızım, ben alkolik deyilim ve ben hiç içki içmiyorum. Ben sadece bir dalacağız mimoza almak istiyorum, kaç para acaba?- çok kısık sesle sordu amca. Ben yandan amcanın gözlerindeki yaşları gördüm.

– Sana buradan git dedim, beni uğraştırma!

-Kızım, sen sadece ne kadar para yaptığını söyle ve bana bağırma.- tekrar kısık sesle söyledi amca.

-Tamam, senin için beş lira olsun, seni lanet olası alkolik.-sırıtarak dedi kadın. Yüzünde kötü niyetli gülümseme göze çarpıyordu . Amca cebinden titreyen elini çıkardı, avucunda üç lira bozuk para vardı.

-Kızım, bende sadece üç lira var, belki bana üç liralık dalı verirsin.-çok çok yavaş söyledi amca. Ben onun gözlerini gördüm, daha önce ben bir erkeğin gözlerinde bu kadar acı ve hüzün görmemiştim. O rüzgardan ve soğuktan bir kağıt gibi titriyordu.

-Sana üç liralık bulayım diyorsun, tamam.- kadın eğilip sepetin içini karıştırdı ve oradan bir kırık dal mimoza çıkardı.

-Al, götür o alkolik karına.- çok pis gülerek söyledi kadın.Ben dedenin soğuktan masmavi erlerinde ortadan kırık bir dal mimoza gördüm. Dede onu doğrultmaya çalışıyordu, ama mimozanın çiçekleri aşağıya doğru bakıyordular. Amcanın eline gözyaşı düştü. Dede duruyordu, elinde kırık dalı tutuyordu ve ağlıyordu.

-Sen ne yapıyorsun? Sen kimsin ve böyle davranıyorsun adama?- kendimi zor tutarak dedim ben kadına. Sanırım görünüşe göre, gözlerimde bir şeyler vardı, çünkü kadının yüz rengi değişti ve o sanki bir anda küçüldü.

-Senin sepetin ne kadar tutar, bana hemen söyle?

-50 lira.- dedi korkudan kadın.Ben onun ayakların altına 50 lirayı attım, çiçekleri sepetten çıkardım ve amcaya uzatım.

-Baba, al götür çiçekleri, karını kutla! Gözyaşları birbiri ardına, dedenin buruşuk yanaklarından aşağı yuvarlandılar. O sadece sessizce ağladı, başını salladı ve ağladı. Benim kendimin gözünde gözyaşları duruyordu. Amca başını salladı reddetti çiçekleri ve eliyle kırık dalı kapatıyordu.

-Tamam baba, birlikte gidelim.- dedim ben ve dedenin koluna girdim.  Ben çiçekleri taşıyordum, dede kırık dalı, biz sessizlik içinde yürüdük. Yolda ben dedeyi markete çektim. Marketten pasta ve bir şişe kırmızı şarap satın aldım.

– Baba, beni dikkatle dinle. Benim param var, benim için bu 50 lira rol oynamayacak, ama senin kırık dallan eşine gitmek yakışmaz, bu gün 8 mart. Al çiçekleri, pastayı, şarabı ve git karını kutla. Dede gözyaşıyla doldu, onun dudakları titriyordu. Daha bunu görmeye dayanamadım, ben zorla dedenin ellerine çiçekleri, pastayı ve şarabı verdim arkamı döndüm ve gözlerimi silerek, kapıya doğru bir adım attım.

-Biz … biz…45 sene…birlikte….O hasta oldu….Ben bugün onu hediyesiz bırakamazdım, çok sağ olasın- sessizce söyledi amca. Ben koştum, nereye bile bilmeden, koştum. Gözlerimden yaşlar kendileri akıyordular….