Mehmet Akif Ersoy Mesuliyet Şairi

akif

İki insanı fikriyatımın iki direği sayarım.    Biri Mehmet Akif, diğeri Nurettin Topçu    Neden mi?
Yüksek seciye ve karakterlerinden, imrendiren ahlâklarından.

Nurettin Topçu, sanatçıları ikiye ayırır; birincisi hayata koşanlar, ikincisi hayattan kaçanlar… Hayata koşanlar dünyamızı bizim muhayyilemizin alamayacağı güzelliklerle dolduruyorlar, alışkanlıklarla yıpranmayan, darlıklardan kurtulmuş ona hayrandırlar. Ondan ayrılmak istemezler. Diğer sanatçı grubu ise hayattan kaçma eğilimindedirler. Sanata sığınırlar. Elbette onda gerçek kurtuluşu bulamayacaklardır. Fakat ne yapsınlar? Başlarını buraya çarparlar ve buraya yıkılırlar. Bunların geniş ruhlu olanları da, hasta ruhlu olanları da vardır.

Büyük adam eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce bütün ömründe aynı kanaatin aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetlere göre değişmez; muhitine uymaz, muhiti kendine uydurur. Uydurmasa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir, cemiyeti sürükleyicidir. Bu karaktere sahip insanların yani değer yaratıcısı olanların bir kısmı zekâsıyla, bir kısmı kalbi ve hisleriyle bir kısmı da iradesiyle başka insanlara ve cemiyetlere üstündür, yaratıcıdır, sahiptir veya velîdir. (Mehmet Akif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970)

Âkif işte böyle örnek bir adamdır Topçu için de. Nuretin Topçu, Mimar Sinanlarla, Yunus Emre’lerle aynı mecliste düşünür Akif’i ve Hüseyin Avni’yi.

akif

Mehmet Âkif’i sanat için sanat, hayat için sanat düsturlarından sadece birinin içine hapsetmenin de doğru olmadığına inanan Topçu’ya göre, sanatçının maharetinin yanında gayesi sonsuzlukta olan bir idealin eserde barınması ve yaşatılması şarttır.

Mehmet Âkif, sanat için değil toplum için sanat yapma peşinde olduğunu izhar ederse de onun kendine has üslubu, kendine has şiiri, vezni ve topyekûn sanatı vardır. Çağının mes’uliyetini yüklenmiştir.

Sancılı cemiyete sanat sanat içindir düsturuyla hareket etmenin gerçekte sanatı öldüreceğini bilmektedir. “sanat sanat içindir düsturu ölmüştür. Cemiyete, hayata yaramayan sanat serin dibine batsın.” Darülmuallimin’de yaptığı bu açıklama elbette ki, o kadar sıkıntılı günler yaşanırken hâlâ sanat yaptığını zannedenlere karşı bir tepkidir; ama Âkif, öteden beri “sanat yapıyoruz” diye toplumun değerlerine karşı duranları “edepsizlikle” suçlamıştır. Edepsizliğin olduğu yerde edebiyat biter.

Eski devir şiirlerini tekrar etmek ona göre, insanî değildir, gül devrinde elbette bülbül olma zarureti var ama artık toplum sancılı, aç, bi-ilaçtır. Halka söylenecek, onu tenvir edecek, uyaracak eserler ortaya konmalıdır.

“Yani mümkün olduğu kadar halka söyleyecek eserler meydana getireceğiz. Yoksa havas için yazı yazmaya yeltenecek derecede sersem değiliz. Zaten altı yüz bu kadar seneden beri yalnız havassı düşüne düşüne avam olmuş gitmişiz.”  Yahya Kemal gibi çağının üstünde tarih öncesinde yaşamamaktadır. Çağının evlâdıdır. Yazdıkları yalın, sade, apaçık gerçeklerdir. Söyledikleri “odun gibi olsa bile, doğru olsun, yeter”dir. Yazdıklarında aradığı biricik marifetin “samimiyet” olduğuna inanır. Sanatçı sorumluluğu en büyük hüner olarak samimiyeti ona işaret eder.

Bana sor sevgili kari; sana ben söyliyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım:
Bir yığın söz ki, samîmiyeti ancak hüneri:
Ne tasannu bilirim, çünkü ne san’ankârım.

Âkif, samimiyetini sanatının biricik hüneri yapmasındaki saikler, hem yaşadığı dönemin ıstıraplı günleri nedeniyle bağrında cemiyetin çilesini taşımayanın onun sesi olamayacağını idrak etmesinden ve bizzat acıyı hissetmesinden; hem de Sırat-ı Müstakim’de yazdığı gibi “ruhtan çıkan sözün ruha girdiğini; ağızdan çıkan sözün kulağın hududunu aşamadığını” bilmesindendi. Kuyuya düşmüş bir adamın halinden ancak kuyuya düşmüş bir adam anlar. O halde ne yapacaksınız? Kendinizi o adamın yerinde hissedeceksiniz. Âkif “empati” yöntemini kendi kendine keşfetmiş ve “meleke-i icad” adını verdiği bu ruh hâlini samimiyetle yaşayanların tesirli sözler bulabileceklerini anlamıştı. “Sanat dediğimiz de bundan başka bir şey değil. Ta’bir-i marufu veçhile başkasının bedenine temessül lâzım.” (Mehmet Âkif, Sebilü’rreşad, c:9-12, a:209, s:6-8)

Türlü adlarla çıkan nâ-mütenâhî gazete,
Ayrılık tohmunu bol bol atıyor memlekete.
İt yetiştirmek için toprağı gâyet münbit
Bularak, fuhş ekiyor salma gezen bir sürü it!

Mehmet Âkif, eski şiire öykünen şairleri de bu yeni zamanda kınamaktadır. Bu kadar halkın derdi tasası varken tutup şaraplarla dopdolu divan şiirine merak sarılmasını tenkid etmektedir. Eski edebiyatın yerine ikame olunan yeni edebiyatın da bu sefer yaşatılması gerekenleri yıktığına işaret eder Âkif:

Ya rûh-i milleti afsunluyor, uyuşturuyor;
Ya sinelerdeki hislerle çarpışıp duruyor!
Şarap kokar bütün eslâfın en temiz gazeli.
Beş altı yüz sene “sâkî” hevâ-yı mübtezeli,
Sinir bırakmadı Osmanlılarda gevşemedik!
Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik,

Kapanmak üzre iken başka rahneler çıktı;
Ayakta kalması lâzım ne varsa hep yıktı.

Nasıl eski edebiyatı çok iyi bilmesine rağmen Namık Kemal onu yıktı. Nasıl ki Abdülhamid dilde sadeleşmenin peşindeydi. Akif de mâzi ya da Osmanlı perestliğin başlı başına fazilet olmadığını haykırıyordu.
Anlayana…

ASIM’IN NESLİ Mİ?

-İstiklâl şairimiz Mehmet Âkif’e-

Hani göçmüş yoldaşların hiçbiri yok
Sen mi kaldın kafileden böyle uzak
Postu sermekse meramın yola serdirmezler
Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak

Ayrıldı dostlar gönüldaş ikliminden
Şimdi onlar başka iklimlerde mecnun
Başka tek dişten medeniyete pâmal
Tutmuş her biri bir Pavlus eteğinden

Türk’e bu düşmanlık neden bu kin nereden
Zulme meydan okuyan kavm-i necip kim
Bari Asım’ın neslinden söz etme artık
Bir daha anma adını Âkif’in

Gün gelir Müslüman vurur taştan taşa
Küfre hayran serseri savruk başını
Bir mezar yeri kalmaz koysun nâşını
Görmedim bir kişi tek bir kişi meydanda garip

Vatan-cüda gibiyim ceddimin diyarında
Ne toprağında şu yurdun ne cuybarında
Bir âşina sesi, yahud bir âşina izi var
Sedâma beklediğim aksi vermiyor ovalar

Bileydim ey koca şark, ey cihan-ı duradur
Senin evindeki evladının nasibi hüzün, uzak diyar
Başın belalara girmiş, elin kolun pâmal
İçinden esti mi bir gün heva-yı istiklal

 

kaynak

Lütfü Şehsuvaroğlu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sixty two − sixty one =

Pin It on Pinterest