Dilde, Fikirde, İşte Birlik

Ulu Özbek şairi Alişir Nevaî‘nin 550. ve meşhur Kırım tatar eğitimcisi İsmail Gaspıralı’nın 140. doğum yıl dönümleri, 1991 yılında dünya çapında kutlandı. Alişir Nevaî’nin 550. doğum yıldönümü arefesinde Romanya’da yaşayan soydaşlarımızdan Karadeniz gazetesini aldım. Anavatandan uzakta, muhacerette yaşayan soydaşlarımız, Romanya’da vuku bulan müsbet gelişmeler sonucu ayda bir çıkarmaya başladıkları gazetelerine Karadeniz adını vermişler ve manevî babamız İsmail Gaspıralı’nın çıkardığı “Tercüman” gazetesinin geleneklerini devam ettirmek maksadıyla, Türk dünyasının bu büyük hocasının “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturunu gazetelerine şiar etmişler. Dilde, Fikirde, İşte Birlik  Gaspıralı’nın, milletine, bütün Türk boylarına karşı sınırsız bir sevgisi vardı. O, bütün bilgisini, kabiliyetini ve tecrübesini milletine vakfetmişti. Bilhassa, büyük bir emek sarfettiği gazetecilik sahasında büyük bir mütefekkirdi. Bütün Türk boyları, özellikle emekçi kesim, onun gazetecilik sahasındaki hizmetlerine büyük bir değer vermiş ve daha sağlığında onu millet atası gibi büyük bir paye ile şereflendirmişti. Türk boyları arasından hiç kimse, o güne kadar böyle bir onur payesi kazanmamıştı.

Dilde, Fikirde, İşte BirlikGaspıralı, bütün Türk boylarıyla olduğu gibi Orta Asya’da yaşayan Türk boylarıyla da sıkı bir alaka içindeydi: zira, “Tercüman”  gazetesi Türkistan’da yaygın şeklinde okunmaktaydı. Gaspıralı’nın bu ülkedeki takipçileri sürekli artı. Bügün, bütün halk tarafından tanınan Sadreddin Aynî, Behbudî, Fıtrat, Hamza gibi edipler onun “yeni eğitim” (Usul-i cedid) usulünün Türkistan mekteplerinde en gayretli uygulayıcılarıydılar.

Eski okulların ağır olan “okuma sistemi”ne göre daha kolay olan “anlatma” esasına dayalı ilk okulu Bahçesaray’da açan Gaspıralı, bu metodun Kazan, Ufa, Orenburg, Taşkent, Semerkand ve Buhara gibi şehirlerde yaygınlaşmasına ve buralarda da böyle okulların açılmasına öncülük etmiştir. Gaspıralı, bu maksatla Türkistan’a gelmiş; Mahmudhoca Behbudî ve Abdulla Şekurî gibi eğitimcilerle görüşmüş, Özbek, Tacik, ve Tatar çocukları için yeni, modern okullar açılması konusunda teşvik ve destekte bulunmuştur. Bu görüşmede hazır bulunan meşhur Özbek-Tacik edibi Sadreddin Aynî, bu konuda şunları yazıyor:

“Tatar cemaatinin önderlerinden İsmail Gaspıralı Bey, 1908 yılının yazında Buhara’ya geldi. Tabiîdir ki, İsmail Bey, her yerde yaptığı gibi, Buhara’da da okul meselesini ortaya attı ve bu meseleyi görüşmek üzere Buhara eğitimcilerinden birkaç kişiyi saraya çağırdı. Bu görüşmede Molla Nizam’ın evinde faaliyet gösteren okul için Çarlık idaresinden uygun bir yer istenmesi ve okulun Tatarlar ve Buharalılara da teşmil edilerek resmîleştirilmesi kararı alındı. Toplantıda bulunanlar okulun adının “İsmailiyye” olmasını teklif ettiler. Ancak, İsmail Bey bu teklifi hoş karşılamadı ve (okulun adını) “- Emir Muzafferüddin’in adına izafeten “Muzafferiyye” koymak daha uygundur” dedi. (Onun hizmetleri) sadece bu kadar değil: Rusya’da rusça ve türkçe olarak neşredilen ilk büyük gazete olan “Tercüman” gazetesini o neşretti ve bu gazetede, Çarlık Rusyası sınırları içerisinde kalan mazlum müslüman milletlerin eski tarihleri, Birunî, İbn Sina, Farabî, Uluğ Bey, Nevaî gibi büyük ilim ve edebiyat dehaları ve onların dünya kültür tarihindeki yerleri hakkında pek çok yazılar yazdı.”

Gaspıralı, gazetesinde, ortaçağlarda büyük şahsiyetler yetiştirmiş Türkistan gibi büyük bir ülkenin son asırlarda cehalet ve hurafeler kıskacında inkıraza yuvarlanması, buralarda güçlü olan feodal ve emperyalistlerin zulümleri, ülkede yeni yeni başlayan uyanış hareketi, yeni eğitim ve edebiyat uğrunda yürütülen mücadele ve müslüman kadınların haklarını koruma konularında tesirli makaleler yazmıştır. Gaspıralı, zaten Türkistan’da defalarca bulunmuş ve burada edindiği izlenimleri “Buhara ve Bahçesaray”, “Bahçesaray’dan Taşkent’e” (1893), “Türkistan’ın Yeni Tarihi” (1905), “Buhara’da Neler Gördüm” (1908), “Türkistan’dan Mektup” gibi makalelerinde okuyucularına aktarmıştır.

Türkistan’daki Usul-i Cedid okulları onun tesiri ile kurulmuştur. Mahmud Hoca Behbudî, Tevellâ, Abdulla Evlanî, Sadreddin Aynî, Hamza ve diğerleri, “Tercüman” gazetesinin Türkistan’daki ilk okuyucuları ve takipçileri idiler. Türkistan Vilayetining Gazeti, Sada-yı Türkistan, Sada-yı Fergana gazeteleri ve Ayna dergisinde, “Tercüman”’dan iktibas edilen haber ve makaleler muntazam olarak basılıyordu.

Taşkent cedidçilerinin atası sayılan Münevver Kari, Sovyet Özbekistan’ı gazetesinin 7 Haziran 1927 tarihli sayısında bu akımı, devamlı yaygınlaştığı bir sırada, karalayarak şöyle yazmıştı:

“Cedid okullarını açanlar eski okul, medrese ve dindarların yetiştirdiği ediplerdi. Onlar yalnız İ. Gaspıralı’nın Bahçesaray’da çıkan gazetesini okudular ve okulu bu suretle mektebin ne olduğunu çok iyi anlayarak kitaplar getirdiler.”

Rusya Müslümanlarının dünyasında yüz veren bu sosyal-manevî gelişmede Gaspıralı’nın hizmeti hakikaten gayet büyüktür. O, Rusya müslümanlarının hayatında yeni bir hadise olan, Usul-i Cedid’in temelini atıp “Tercüman” gazetesi ile Türkçe matbuatı başlatmıştır. Geçen asrın sonlarında, değil Rusya, Türkistan ve hatta Hive, Buhara emirliklerinde, Usul-i Cedid’in duyulmadığı bir köy bulmak çok zordu.

Misyoner N. P. Ostroumov’un müdürü bulunduğu Taşkent Öğretmen Okulu’nda 30 Ağustos 1882 tarihinde, “Rus olmayanların, müslümanların eğitimlerini hangi prensipler üzerine kurmak gerekir?” konulu bir toplantı oldu. Bu toplantıda, Türkistan genel valisi A. K. Abramov’un başkanlığında imparatorluk askerî idaresinin temsilcileri ve ruhbanlar da hazır bulunmuşlardı. Tarih ve coğrafya öğretmeni M. A. Miropiyev toplantıda bir tebliğ sunmuş ve “Gaspıralı’nın, bu tasarısın kabul etmek, yok olmak üzere olan müslümanları diriltmek, yani bağrımızda yılan beslemek olur. Müslümanların eğitimlerinin temelinde, İslamı bozmak, dinî gayreti tamamen yok etmek, dolayısıyla onları ruslaştırmak olmalıdır.” (Turkestanskiy Sbornik, cilt; 361, s.; 144) mülahazasında bulunmuştu.

Kafkas Öğretmen Okulu’nun müdürü olan Semyonov, Gaspıralı’nın tasarısını destekleyenlerden son derece rahatsız olmaktaydı. Taşkent Öğretmen Okulu, 15 yıl boyunca yerli halkı kendisine çekemediği için zor duruma düşmüş ve “Bizim vazifemiz, yerlileri, okulumuzu sevmeye, saymaya ve ona inan maya mecbur etmektir. Bu bakımdan, İngilizlerin, bu sahada Hindistan’da yaptıkları bize örnek olmalıdır.” demek zorunda kalmıştı.

Gaspıralı, 1892 yılında müslüman okullarının ilyatı (?) tasarısıyla Türkistan genel valisi Rozenbakh’a müracat etti. Vali, projeyi inceleme ve rapor yazma işini N. P. Ostroumov ile V. P. Nalivkin’e havale etti. Bu ikili tabiî ki projeyi reddedip “Kabul edilemez!” raporunu verdiler. Ostroumov, Gaspıralı’nın yaptığı işleri, Avrupa medeniyetinin zenginliklerinden, kendi millî benliğini korumak için faydalanma şeklinde değerlendirmiş ve bundan hoşlanmamış; Gaspıralı’nın tesirinin Türkistan’ı da tutmasından korktuğunu söylemişti. Kısacası, Rozenbakh, tasarının “akim bırakılması” kararını verdi. (A. V. Pyaskovskiy, ‘Revolyutsiya v Turkestane’, 1905-1907. yıllar Moskova,. 1958, s. 99).

Gaspıralı 1893’te Taşkent’e geldi. Semerkand, Buhara gibi şehirlerde bulundu. Ancak, Türkistan askerî idaresi olsun, Buhara Emirliği olsun onun “Usûl-i cedid”ini pek hoş karşılamadılar. İşler sarpa sardı. Taşkent’teki çalışmalardan bir netice çıkmadı. Yalnızca Semerkand’da bir okul açabildi. Ama Gaspıralı yolundan dönmedi. Türk boyları arasında “hocaların hocası” ve çocukların sevgilisi olarak kaldı.

Amma bütün bunlara rağmen Gaspıralı’nın taraftarları Türkistan’da sürekli arttı. Sadreddin Aynî meşhur Hatırat’ın da şunları yazıyor:

Rus-Japon harbi başlamıştı. Buhara’ya arada bir gelen “Tercüman” gazetesi bu savaş sebebiyle daha sık ve daha çok gelmeğe başladı.” (Eserler, 1963, cilt I, s. 200).

Prof. B. Velihocayev, Özbekistan Edebiyatı ve San’atı gazetesinde, 4 Kasım l988 tarihinde basılan “Aynî Telkininde Fıtrat” isimli makalesinde şöyle ilginç bir vakayı anlatmaktadır: “Abdurauf Fıtrat 1911 yılı baharında Buhara emirinin zulmünden kaçarak, İran yoluyla İstanbul’a gider. Orada okur; ve bir eser yazar. Münakaşa isimli bu eserde cedid meselesi hakkındaki fikirlerini beyan eder. İstanbul’da “Buhara Maarif-Talim Cemiyeti” adında resmî ve legal bir cemiyet kurulur ve bu cemiyet, adına uygun olarak Buhara ve Türkistan maarifinin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Rusya’nın muhtelif İslam memleketlerinden gelen gençler de bu cemiyetin çalışmalarına katılırlar. Abdurauf Fıtrat cemiyetin kurucularından biridir. Fıtrat burada İsmail Gaspıralı’nın “Darü’r-rahat Müslümanları” eserini farsçaya çevirir ve bu çeviri, Buhara’da gençler tarafından kurulan “Kitabhane-i Ma’rifet” cemiyetinin sağladığı para ile neşredilir.”

Burada ilginç olan, geleceğin dünyaca meşhur türkologu Kırımlı genç Bekir Çobanzade’nin de aynı yıllarda, yani 1912-1914 yılları arasında İstanbul’da tahsilde bulunmasıdır. Çobanzade, burada Fıtrat’la tanışıp dost olmuş ve bu dostluk bir ömür boyu devam etmiştir. Kırımlı talebelerin en genci olan Çobanzade, Fıtrat’ın dikkatini çeker. Fıtrat, sohbetlerinden birinde, İstanbul’a tahsile giden Türkistanlı gençler arasında Hamza’nın da bulunduğunu bildirmektedir. Rusya’dan gelen gençler “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturu altında konuşmakta ve Türk boylarının birleşmesini isteyen “Millet atası” Gaspıralı ‘nın yolundan yürümektedirler. 1914 yılında Fıtrat Buhara’ya, Hamza Hokand’a, Çobanzade ise Kırım’a doğru yola çıkarlar. Onlar İsmail Gaspıralı Bey’ in vefat haberini yolda öğrenirler.

Gaspıralı’yı en çok ilgilendiren dahilerden biri Alişir Nevaî olup; Gaspıralı bu meşhur şairin eserlerinin Türkistan’da geniş kitlelere ulaşmasında büyük bir hizmet görmüştür.

Kırım tatarları, bu büyük şairin eserleriyle tanışmaya bir kaç asır önceden başlamışlardı. Süreli bir yayın organı çıkarma hazırlığında bulunan İ. Gaspıralı, Nevaî’nin bazı eserlerini Kırım Tatarcasına aktarmıştır. Şairin en önemli eserlerinden biri sayılan Muhakemetü’l-Lugateyn bu çalışmalardan biri olarak 1882 yılında Bahçesaray’da basılmıştı. 1940’lı yıllarda Leningrad Üniversitesi’nde hoca olarak çalışan Zedla Aksakov’un, “Sovet Edebiyatı” dergisinin 1941 yılı Şubat sayısında basılan makalesinde kaydedildiği gibi Kırım Tatarları bu eseri hüsn-i kabulle karşılamışlardır.

İ. Gaspıralı, 1895 yılında Bahçesaray şehrinde, meşhur eserlerinden biri olan “Türkistan Uleması”nı neşrettirdi. Gaspıralı, bir zamanlar elden ele dolaşmakta olan bu eserinde Orta Asya’nın meşhur simaları İbni Sina, Farabî, Birunî Nevaî ve Babür hakkındaki düşüncelerini belirtmekte ve bu şahısların dünyanın tekakkisinde oynadıkları role işaret etmektedir.

Edip ve gazeteci Gaspıralı sık sık Türkistan konusunu işler. Meşhur eserlerinden biri olan Darü’r-rahat Müslümanları romanının baş kahramanı Taşkentli Molla Abbas’tır; edip kahramanının İspanya seyahatinde onu bir Fransız turist olarak gösterir. Hace-i Sibyan ders kitabindaki “İki Ulu Şair” başlıklı makalesinde de öğrencileri Puşkin ve Nevaî’nin eserleriyle tanıştırır.

Ortak bir edebî dil oluşturmak maksadıyla usanmadan çalışan Gaspıralı, Alişir Nevai’nin Türk şivelerinin inkişafındaki rolüne büyük bir değer verir. Gaspıralı, “Tercüman”  gazetesinin l908 yılı 5. sayısında çıkan makalesinde edebî dil hakkında fikirlerini şöyle beyan ediyor:

“Eğitimi Denetleme Dairesi”nin tarifini yanlış buluyoruz; zira, onlar “halkın anadili milletin edebî dilidir” diyorlar. Bizim eski edebî dilimizin bir ucu Alişir Nevaî’nin dili ise, bütün şivelerin iştirakiyle oluşacak yeni dilimiz de onun ikinci bir ucudur. “Eğitimi Denetleme Dairesi” burada büyük bir yanlış yapıyor. Bu yanlışlığı, Petersburg’da dili iyi bilmeyenler yapsalar belki afvedilebilir; ama Bahçesaray, Bakû, Orenburg, Kazan vb. yerlerde böyle bir hata afvedilmek şöyle dursun tam bir cinayettir.”

Tuvgan Til ve Milliy Maarif (Anadili ve Milli Eğitim) isimli makalesinde ise bu fikrini devam ettirerek şunları yazıyor :

” Tarih gösteriyor ki, daha Rusya’da eğitim öğretimin, mekteplerin olmadığı zamanlarda, Türk boyları arasında ilim ve fenn inkişaf etmiş; Türk boyları, Alişir Nevaî, Fuzulî gibi dünya çapında büyük yazarlar, şairler, İbni Sina gibi dünyaca tanınmış filozof-alimler, bilimin muhtelif sahalarında engin bilgiye sahip, kabiliyetli uzmanlar yetiştirmişlerdi. Bunu, bundan bin yıl önce yazılmış binlerce ilmî ve edebî eser de isbat etmektedir.

İbni Sina ve Alişir Nevaî devirlerinde türk milletinde yüksek bir maneviyat, hızlı bir büyüme, bilim ve edebiyatta misilsiz bir gelişme ve bir coşku vardı. Lakin sonraları, bu millet, çeşitli düşmanlar tarafından, her yönden şiddetli hücumlara, amansız mağlubiyetlere uğratıldı; bütün gelişme ve büyümesi durdu; bilim ve edebiyatta geriledi; boyları-oymakları dört bir tarafa dağıtıldı. En fenası da bu dağılmış boylar-oymaklar güçlü milletlerin baskı ve tesiri altında kaldılar. Atalarının, büyük zorluklarla, uzun bir zaman sürecinde elde ettiği kazançları hemen hemen yok olup mazide kaldı. Millet, asırlarca devam eden bir durgunluk ve cehalet uyukusuna daldı. Türk boylarının bir kısmı arap tesirine kapılıp arap dili, ruh ve düşüncesiyle yaşadı; Azerbaycan türk leri, fars şiiri ve fars ruhuyla zevk alır oldular; Kuzey türkleri yani tatarlar ise ruslarla karışıp rus tesirine kapılarak yaşamağa mecbur oldular.”

Türkistan’da faaliyet gösteren misyonerlerden biri, Tuzemnaya Gazeta (Mahalli gazeti)nın redaktörü N. P. Ostroumov Kuran ve Tekakkiyat adlı kitabında (Taşkent, 1903) Gaspıralı’nın faaliyetlerine geniş bir yer ayırır: “Gaspıralı, müslüman okullarını eski arap seviyesine yükseltmek niyetini asla gizlemez; o, tatarlar için özel hayır kurumları, halk kütüp haneleri, iş yerleri açılmasını yürekten selamlar ; tatar temsilleri, bediî eserleri hakkında müsbet fikirler bildirir, ama tatarların ruslar tarafından asimile edilmelerine asla razı olmaz” diye yazar, Ostroumov. Bu fikirler, misyonerlerin Gaspıralı’nın Türk eğitim ve kültürü sahasındaki çalışmalarından hoşlanmadıklarını açıkça göstermektedir. Bu vakıayı, Türkistan’ın 1916-1917 yılları arasındaki genel valisi İ. Kurapatkin’in günlüğünde yer alan şu satırlar da doğrulamaktadır : ” Biz elli yıl boyunca yerli halkı ilerlemelerin dışında, okullarından ve rus hayatından uzakta tuttuk.”

Basın, Türk boylarının bu dahi şahsiyetinin hayatı, eğitim faaliyetleri ve vakitsiz ölümü hakkında yazılar, mersi yeler yayımlamıştı. Bu yazılarda Gaspıralı ‘nın Rusya müslümanlarına, hususen Türkistan maarif ve matbuatına ettiği unutulmaz hizmetler anılmaktaydı. Gaspıralı’nın vakitsiz ölümü Türkistan aydınlarının kalbini şiddetli bir matem ateşi ile yakmıştı.

“Millet atası”nın vefatı hakkında ilk olarak Azerbaycan’ın sevilen evladı Neriman Nerimanov, Türkistanlı cedidçilerin önderi Mahmudhoca Behbudî, Özbek edebiyatının görkemli temsilcisi Hamza ve sırasıyla diğerleri duygularını beyan ettiler.

Mahmudhoca Behbudî, Ayna dergisinin 1914 yılı 49. sayısında basılmış olan “İsmail Bey Hazretlerinen Suhbet” (İsmail Bey Hazretleriyle Sohbet) isimli makalesinde, Gaspıralı ile İstanbul’da yaptığı görüşmelerden bahs ederek, onun hatırası önünde eğildiğini yazmaktaydı: “Ah! üstadımızı kaybettik… Kim bilir, belki de o uykudadır, rüya alemindedir. Bundan sonra üstadımızın ruhuyla sohbet ederiz.”

Hamza’nın, 1988-89 arasında Fen neşriyatınca yayımlanan 5 ciltlik eserler toplamında onun Sada-i Fergana gazetesinin 22 Eylül 1914 tarihli sayısında Gaspıralı’nın vefatı dolayısıyla çıkan “Yevmü’l-vefat” isimli taziyesi ve gazetenin 28 Eylül 1914 tarihli sayısında yer alan “Mersiye”si dikkati çekmektedir. Taziye şu cümlelerle başlıyor :

“Bari yer yüzünde Tatarlargagine has imes belki bütün ehl-i İslamge beraber te’sir kılgen fürkat vechideligden matemlik bir kün yetdi, desek de, merhum ve mağfur İsmail Bek atamıznın yevmü’l-vefatı künüdür.

Özünü insan ikenliğini hakiki köz bile körgenden beri bütün Rusiya müsülmanları arasige maarif deñizini akuzmak ve taş-zarlarnı sebze-zar etmek muradide karşudagi “sedd” bolgan ba’zı nifak, gaflet ve cehalet kebi hesapsız tizilgen eñ zor kette tağlarnı yalguz özü Ferhat kebi ictihat ve gayret tişesi bile bozup tekiz kılgan zat da bu merhum ve magfur İsmail Bek hazretleri idi…”

[… Dünyada ayrılıktan kaynaklanan ve sadece Tatarları değil, bütün İslam alemini aynı şekilde etkileyen bir matem günü varsa, bu, merhum ve magfur İsmail Bey babamızın vefat ettiği gündür.

Kendisinin bir insan olduğunu kalp gözü ile gördüğünden beri, eğitim denizini Rusya müslümanları arasına akıtmak ve onların taşlık (çorak) sahalarını bir çimenliğe çevirme arzusunun karşısındaki engelleri, gaflet ve cehalet dağlarını cesaret ve gayret balyozu ile, Ferhat gibi bir başına, dümdüz eden de magfur İsmail Bey hazretleri idi… ]

Taziye şu yanık satırlarla bitiyor:

[İlahâ, illa tebarek ve teala bu atamıznıñ hakına barça müsülman balalarınıñ duası hayrların kabul etüp pâk ruhunu cennetü’l-firdevsge mihman edüp evlatlarıga sabr-i cemil ve ecr-i azim ata eylesün.”

[İlahi! Bu mübarek ve muhterem babamızın hatırası hürmetine bütün müslüman çocukların hayır dualarını kabul et! Pâk ruhunu cennet bahçelerinde müsafir eyle! Geride kalanlara sabır ve takat ver! ] *

Şairin “Mersiye”si ise, yaklaşık 75 yıl kitaplarına alınmadı. Bu mersiyeyi, şair Rıza Fazıl ricamız üzerine ana dilimize aktardı. **

  • M E R S İ Y E
  • Vah, kara kün tüşdü kaydan, bağ ü bostandan cüda,
  • Bi-sabr dilden, çare koldan, dahr-i Lokmandan cüda,
  • Nur közden, tab ü tenden, derd ü dermandan cüda,
  • Tir yaydan, sayd candan, sine kalkandan cüda,
  • Gonça gülden, gül tikenden, sebze reyhandan cüda,
  • Nişe bostandan, sedefler abr ü neysandan cüda.
  • Ah, millet yetdi bu dem kaygulık, gamlık zaman,
  • Tegdi agzıñge helaket taşı, imdi tola kan,
  • Dad kıl, devr-ı felekden, batdı  hurşid-i cehan,
  • Matem eyle, ağlasun ahvaliñe her ins ü can,
  • Kök sarı uçdu Mesiha cismler candan cüda,
  • Ya’ni, tekrar-i terakki murğ-i şeb-handan cüda,
  • Bade-i daniş töküldü, telh oldu ayş u kâm,
  • Keçe bitmey, kündüz ötmey, kaytadan sübh oldu şam
  • Gevher-i metleb uşaldı tapmayın kıymet tamam,
  • Söz-i hicran birle kaldı yar u dost u has u âm.
  • Boldu zulmet keçes i şem-i şebistandan cüda,
  • Ya’ni, daniş kişti  zar boldu dehkandan  cüda,
  • Ey felek, çarhıñ bozulsun, dad destiñden seni
  • Héç kişi olmasa abad destiñden seni,
  • Tapmasa héç kes aman, feryad destiñden seni,
  • Barça ilm olgusu berbad destiñden seni,
  • Yok ilkden bolmagan maksud dermandan cüda,
  • Asman mah-pâresinden arzu rahşandan cüda.
  • Körmedüñ dünyada millet derdiden başka huzur,
  • Tapdı kıble-i mevt emraziñni esrar-i zuhur,
  • Hidmetiñ hakkı yağsun kabr-i ecdadiñge nur,
  • Ecrler eylep eta cabren cemilen ol gafur,
  • Kılmasın hakıñda evladıñnı ihsandan cüda,
  • Ya’ni, daim hidmetiñni  neyr u irfandan cüda.
  • Ah, bolduñ tığsız milletge kurban, elveda!
  • Bargah-i Hakga kıldıñ tuhfeni can, elveda
  • Ravza-i Ahmed’ge olduñ ruh-i mihman, elveda
  • Ta kıyamet bahr-ı rahmet senge, tufan, elveda
  • Olmasundaim mezarıñ nur-i Rahman’dan cüda,
  • Olmagıl hergiz bihiştde hur ı gılmandan cüda.

 

Yukarıda verilen bu dokunaklı taziyeden sonra Neriman Nerimanov’un 20 Eylül 1914 tarihinde Basiret gazetesinde neşredilen taziyesindeki şu sözler oldukça anlamladır: “Ancak, ben burada iki yol göstermek isterdim: Birincisi; İsmail Bey’in millete ettiği hizmetleri, mükemmel bir surette, anlamlı kelimelerle yazarak bunu her tarafa dağıtmak. İkincisi; İsmail Bey’in Bahçesaray’daki mezarına bir taş dikip, bu taşa şu sözleri yazmak: “Millet, senin gibi bir kahramanı unutacak olursa, kendi kendini yok etmeğe çalışıyor demektir.”

Ancak, vefa borcunun bu şekilde ödenmesini önleyen bazı engeller ortaya çıktı. Yirminci asrın başlarında, halkı cehaletten kurtarmaya, onu aydınlık bir yola çıkarmaya çalışan ve bunun yolunu da eğitimde bulan İsmail Bey’in ideallerini benimsemiş aydınların faaliyetleri devrimden hemen sonraki yıllarda yanlış değerlendirildi. Okullardaki eğitimi Usul-i Cedid yani modern tarzda kurmak isteyenler “burjuva ideolojisinin yardakçıları” olmakla suçlandılar. Edebiyatta bu yolu tercih edenler “burjuva edebiyatçıları” damgasını yediler. Daha sonra da “Ceditçi” damgasını taşıyan edebiyatçılara “milletçi” (:ırkçı, faşist! B. Orak) suçunu isnad etmek çok kolay oldu. Böylece de “şahsı putlaştırma” devri kurbanlarının listesi tamamlandı. Gerçi, otuzlu yıllarda, hakikat ve adalet, “cedidizm”in burjuva ideolojisi manasını taşımadığı, “kapıtalizmin gelişmesi için çalışanlar”ın aslında parlak bir gelecek için çalıştıklarını gösterdi, ama biraz sonra başlayan savaş İ. Gaspıralı’nın milletinin ana yurdundan sürülmesine sebeb oldu. Öz evladının mezarına bir baş taşı dikmekten bile mahrum bırakılan millet, aradan yaklaşık elli yıl geçtikten sonra ancak vatanına dönmeğe başladı. Büyük milletimizin, adı yaklaşık altmış yıldır tarih kitaplarından silinen atasının mezarına inşallah, artık bir baş taşı dikilir, onun daha henüz gün yüzü görmemiş eserleri mirasçılarına iade edilir.

Eminim ki, bütün Türk boyları, böyle mutlu günleri bizimle birlikte kutlarlar; öz atalarına saygı gösterirler. Gaspıralı’nın Türkistan’daki faaliyetleri hakkında ilk çalışmaları yapan ve bu merasimde bunları bize sunan görkemli Özbek alimleri Salih Kasımov, Begali Kasımov, Şerali Turdıyev ve değerlerinin isimleri de hürmete anılır.

Ulu atamızın vasiyeti olan “Dilde, fikirde, işte birlik” düsturuyla, halklarımızı birleştirme yolunda; inşallah büyük kazançlar elde ederiz.

[1] (Kardaş Edebiyatlar, Ocak-Mart, 1994, Sayı: 26, s. 8-14’ten)

Notlar:

* ) Safter Negayev Bey’in makalesinde Hamza’nın cümleleri Kırım Türkçesi’ne aktarılarak verilmişti, biz Özbekçe şeklini aynen alıp ayrıca Türkiye Türkçesi’ne aktarmayı daha uygun gördük. Bak. Hamza Hekimzade Niyazi, Tola Eserler Toplamı, 4. c., Dramalar (l921-1928)-Makaleler, Taşkent, Fen Neşriyyatı, 1989, s. 254 – 255 (Bayram Orak)

**) Aynı şekilde, burada Rıza Fazıl’ın Kırım Türkçesi’ne aktardığı metni değil, Hamza’nın Mersiye’sinin Özbekçe aslını vermeyi tercih ettik. (Bayram Orak) Bak. Hamza, Tula Eserler Toplamı, Taşkent, 1988, 2. c. s. 97.

Safter NAGAYEV – dtv.org.tr/?MAKALE/41/dilde,-fikirde,-iste-birlik-(gaspirali-ve-turkistan-).html 

1 Comment

  • Gaspıralı 1893’te Taşkent’e geldi. Semerkand, Buhara gibi şehirlerde bulundu. Ancak, Türkistan askerî idaresi olsun, Buhara Emirliği olsun onun “Usûl-i cedid”ini pek hoş karşılamadılar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

seventy seven − sixty nine =